
Yumurtalık olayına gelince, 13 Eylül 1974’ de Adana’nın Yumurtalık ilçesinde, ‘Endişe’’ filminin çekimleri sırasında gerçekleşen bu olayı öncesindeki süreçlerden kopuk olarak değerlendirmek bizi yanıltır. Bu olayın nedeni olay gecesi içilen alkol ya da kişisel bir sürtüşme değil tamamen Yılmaz Güney’in siyasi ve sanatçı kimliğinin devlet erkini temsil edenlerde yarattığı sınıf kini ve tepkisidir. Fatih Altaylı’nın speküle ederek yansıttığı gibi Yılmaz Güney’in devrimci yaşamı bu olay sonrasında cezaevi sürecinde değil daha 1961’lerde çeşitli biçimlerdeki mücadeleleriyle başlamıştır. Yılmaz Güney’in devrimci mücadelesinde cezaevleri birçok kez yolu olmuş, Mahir Çayan ve yoldaşlarını evinde sakladığı için de ceza almıştır.
Dolayısıyla, Yılmaz Güney’in gerek devrimci kimliği ve gerekse sanatsal çalışmaları devlet erkanı tarafından yakından takip edilmektedir. Olay gecesi, Yumurtalık Hâkimi Sefa Mutlu, yanında birkaç kişiyle Yılmaz Güney ve film ekibinin yemek yediği gazinoya gelir ve başka birçok boş masa olmasına rağmen Yılmaz Güney ve arkadaşlarının oturduğu masanın yanındaki masaya otururlar. O sırada Yılmaz Güney, filmde kullanacağı tabanca sesini kaydetmek istediğini söyleyince Hakim Sefa Mutlu ‘’Burada silah kullanırsa tutuklarız.’’ Şeklinde müdahale eder. Bunun üzerine, daha önce jandarmadan silah sesi kaydı için izin almış olan Yılmaz Güney havaya üç el ateş eder. Buna sinirlenen hakim Sefa Mutlu, sinkaflı bir küfür eder. Araya girenler, Sefa Mutlu’yu dışarı çıkarır. Bir süre sonra Sefa Mutlu tekrar içeri gelir ve demir bir sandalyeyi alarak Yılmaz Güney’in üstüne yürür. Bunun üzerine Yılmaz Güney tek el ateş eder ve Sefa Mutlu gözünden vurularak ölür.
Bu olay sonrasında Yılmaz Güney istese rahatlıkla kaçabileceği halde 4 saat jandarmanın gelmesini beklemiş ve bu olay nedeniyle 19 yıl ceza almıştır. Fatih Altaylı’nın speküle ettiği gibi bu olay adli bir vaka değil siyasi bir olaydır. Yine Altaylı’nın idea ettiği gibi Yılmaz Güney devrimci ilişkilerini cezaevinden kaçmak için kullanmamış, onun devrimci yaşamı bu olaydan seneler önce başlamıştır.
Entelektüellik adına karşı devrimci, lümpen sanatçı çevrelerin ortaya attığı karalama ve itibarsızlaştırma girişimlerine balıklama atlayarak Yılmaz Güney’in kişiliğindeki feodal yönleri, sanki kendisi bir devrimci değil de feodal kabadayı imiş gibi değerlendirerek eleştiri bombardımanına tutanlar burada tezgahlanan karşı devrimci kampanyanın Yılmaz Güney şahsında devrimci hareketin savunma kodlarını hedef aldığını fark edemiyorlar. Yılmaz Güney, bu olay sırasında hakim Sefa Mutlu’nun tehdit ve küfürlerini sineye çekip sessiz kalsaydı, gerek kendisine ve gerekse diğer devrimci demokrat kimliklere karşı bu türden provokatif saldırılar sıradan bir olay haline gelebilirdi. Kaldı ki Yılmaz Güney, kendisine edilen küfürü ne diye sinesine çeksin? Devrimci bir sanatçı olarak milyonların nazırında bir imajı ve kişilik temsiliyeti olan Yılmaz Güney’in kendisine yapılan bu hakarete karşı kendisini savunma hakkı olmadığı idea edilebilir mi? Yılmaz Güney, hakim Sefa Mutlu’yu vurduğunda ceza alacağını bilerek kendi şahsında bütün devrimci kimliklere yapılan bu saldırıyı cezalandırmıştır. Bu, her devrimcinin gerektiğinde göze alması gereken bir öz savunmadır. Daha sonrasında devrimciler defalarca bu türden saldırı ve provakasyonlarda kendilerini savunmak zorunda kalmışlardır.
Yılmaz Güney, devrimci yaşamı boyunca kendi kişiliğindeki geri eğilimlerle, zaaflarla sürekli mücadele halinde olan bir sanatçı ve düşün adamıdır. Kendi yaşamında karşılaştığı sorunlardan, pratik devrimci mücadelenin ihtiyaç duyduğu devrimci kişiliğe ilişkin felsefi sonuçlar çıkarmış ve edindiği deneyim ve birikimleri de yaşamında pratiğe uygulamaya çalışan iyi bir devrimci olarak yaşamıştır. Her devrimci, yaşadığı coğrafyanın devrimcisidir. Devrimci kişilik gökten zembille inmeyeceği gibi başka coğrafyaların deneyimlerinden olduğu gibi kopya da edilemez. Bir coğrafyanın devrim mücadelesi gibi devrimci kişilik nitelikleri de pratik sorunları çöze çöze ve pratikten edinilen deneyimlerin teorik sentezi ile gelişir ve yetkinleşir. Kuşkusuz, devrimci kişilik ve niteliklere ilişkin olarak enternasyonal mücadelenin deneyim ve birikimleri de yol gösterici olacaktır.
Şimdi, bir de Yılmaz Güney’in kendi zaaf ve olumsuzluklarıyla mücadele ederken çıkardığı felsefi sonuçlara da değinmenin yeridir. Şöyle diyor Yılmaz Güney:
“Gerçeğe uygun olmayan temeller üzerine kurulu olan her şey, gerçeğin ateşi karşısında erir; yıkılır. Hayatındaki yalanları, zaafları, o yalanlara, zaaflara tekabül eden bütün ilişkileri, nesnel koşulların elverdiği, oranda temizler. Yalnız kalmaktan korkma. Gerçek seni güçlendirecektir” (Siyasal Yazılar, cilt 1, s.1O6-107).
“Ben, içinden geldiğim sınıf üretim faaliyetlerinden ötürü, çeşitli nitelikte zaaflar taşıyan bir adamım, geçmişimde, siyasi, sınıf bilinci yetersizliğim nedeniyle, bilimsel sosyalizme ters düşen görüşlerim, tavır ve davranışlarım olmuştur. O zamanlar da bu olumsuzlukların bilincindeydim. Özellikle Selimiye, aklımın başıma gelmesinde önemli bir yer tutar. Selimiye’nin dar olanakları içinde bile olsa… Olumsuzluklarımın kökünü kurutmak için kendi içimde amansız bir sınıf mücadelesi vermeye koyuldum. Yine biliyordum ki, devrimden önce sosyalist bir bilinç ve ahlaka tam anlamıyla, arı bir biçimde sahip olmak mümkün değildi. Çünkü, gerçek anlamda sosyalist bilinç ve ahlaka sahip olmak için, bizzat sosyalist üretim ilişkileri içinde olmak ve bu ilişkilerin özüne inanmak gerekir… Sınıflar var oldukça, kalıntılara tekabül eden anlayışlar da varlığını sürdürecektir. Dışa karşı mücadelenin temel koşullarından biri iç birlik ve sağlamlıktır. İçten çürük, tutarsız olan hiçbir şey, dışa karşı başarılı olamaz.” (Siyasal Yazılar, s.107).
Şimdi, burjuva entelektüalizmi, burjuva sanat çevreleri, faşist, şovenist devlet ideolojisinin yedeğinde Yılmaz Güney şahsında devrimci sanata ve devrimcilere olan kinlerini kusarken, kendi yaptıkları entelektüelliğin ve sanatın içeriğine bir baksınlar. Konaklarda, yalılarda yaşayanların aşklarını anlatan diziler ve filmlerle sanatsal faaliyetin rantını paylaşanlar Bağcılar’daki, Esenler’deki ya da Hakkari’deki, Şırnak’taki, halkın yaşamındaki sorunlardan ne kadar haberdardırlar. İşçi sınıfının ve kimliği yok sayılan Kürt ulusunun mücadelesine sırt çevirerek faşizmin ve şovenizmin saflarında yer tutan burjuva entelektüalizmi ve sanat çevreleri faşist devlet militarizmiyle hiçbir sorunları olmadığı halde faşizme karşı kendilerini savunmak için silah kullanmak zorunda kalan devrimcileri “katil” olarak nitelerken ne kadar etiktirler.
Sanatsal üretiminde toplumsal gerçekçiliği savunarak sosyal, siyasal, kültürel sorunları irdeleyen Yılmaz Güney bu coğrafyanın sinemacılığında devrim yapmış bir sanatçıdır. O’nun yaşamındaki kimi olayları gündeme taşıyarak, o’nun şahsında devrimci sanata ve devrimcilere karşı itibarsızlaştırma kampanyaları sürdürenler, Yılmaz Güneyin sinema sanatında ortaya koyduğu perspektifle oynadığı rolün etkisini silemezler. Söz konusu tartışmaları başlatan Farah Zeynep Abdullah 1989 doğumludur ve Yılmaz Güney o daha doğmadan çok önce ölmüştür. Kulaktan dolma bilgilerle, yapılan spekülasyonlarla devrimci bir sanatçı hakkında yorum yapmayı etik bulan Farah Zeynep Abdullah ve diğerleri savundukları görüşlerde ne kadar tutarsız ve samimiyetsiz olduklarını da ortaya koymaktadırlar.









