Connect with us

Makale

Yaşamı ve Sanatıyla Mevcut Nizamı Rahatsız Eden Bir Devrimci Kimlik: Yılmaz Güney -1

Yılmaz Güney’in bütün sanatsal yaratıcılığı, feodalizmin üst yapısının değil ama halk kültürünün kapitalist yozlaşmadan kat ve kat daha insancıl, daha mert ve daha samimi olması olgusundan beslenir. Bunu, son dönem filmlerinde, Yol, Sürü ve Duvar’da görmek mümkündür.

Yılmaz Güney’in sanatçı kimliğinin ve eserlerinin ayrıntılarına girmeden onun özel yaşamındaki kimi olaylar üzerinden manipüle edilen karalama ve hiçleştirme girişimlerinin perde arkasındaki sınıf eğilimleri ve güdülerinin kaynaklarını açığa çıkarmak saldırıların anlaşılması için gerekli temeldir. Çünkü, Yılmaz Güney şahsında sürdürülen bu karalama ve hiçleştirme kampanyaları, daha öncesinde de Deniz Gezmiş, Mahir Çayan ve başka devrimci kimlikler şahsında da gündeme getirilmiş ve bu kimlikler üzerinden devrimci kimlik, devrimci değerler hiçleştirilerek, özünde burjuva sınıfının değer ve ahlak ölçütleri propaganda edilerek kapitalist üretim ilişkilerinin erozyona uğrattığı toplumsal kültürel ve etik değerlerdeki yozlaşmayı derinleştirmek hedeflenmiştir.

Farah Zeynep Abdullah’ın, Murathan Mungan’ın sosyal medyada Yılmaz Güney’in ölüm yıl dönümüyle ilgili paylaşımından sonra, “Sinemanın en iyi kadın döven erkeği, şiddet türleri açısından zengin ve etkili silah kullanan diyelim.” Şeklindeki yorumuyla başlayan Yılmaz Güney tartışmalarına daha sonra Fatih Altaylı da dahil olmuş ve onun için “adi katil”, “yurt dışına kaçmak için devrimciliği kullandı” ifadelerini kullanmıştı. Daha sonrasında birçok kişi Yılmaz Güney aleyhine ya da lehine fikir bildirdi. Böylece, Yılmaz Güney şahsında kadın sorunundan sinema sanatının içeriğine, devrimci şiddetten siyasi mülteciliğe kadar birçok argüman üzerinden sürdürülen bir karşı propaganda, demagoji ve spekülasyon kampanyası biçiminde karalama ve değersizleştirme furyası başlatıldı.

Yılmaz Güney’in şiddet uyguladığı söylenen eski eşi Nebahat Çehre ise bir röportajda onun hakkında şunları söylüyor: “Yılmaz’ı ben ayarladım. Çok yakışıklık bir adamdı. Sinemadaki karakteriyle alakası yok. Disiplin, oyunculuk ve hayata bakış açısından (abç) bana çok katkısı oldu. Müthiş disiplinliydi, bende o kadar yer etti ki setleri ben disipline koymak istiyorum, antipatik oluyorum. Yılmaz çok ince ruhlu bir insandı. Eve bir gün çiçeksiz eve gelmemiştir. İç dünyası başka, dışa vuruşu bambaşka oluyordu.”

Burjuva ahlakı cinselliği ve aşkı pornoya indirgemiş, duyguların ve duygusallığın yerine fiziksel hazdan ibaret, ruhsuz bir hedonizm yaratmıştır. Esasen bu eğilim, kapitalist tüketim toplumunun yalnız cinselliğe ve aşka ilişkin olarak değil yaşamın bütün alanlarında esas eğilim haline getirmeye çalıştığı, hazcılık sayesinde bütün insan gereksinmelerini metalaştırarak yaratmak istediği meta fetişizminin dışa vurumundan başka bir şey değildir.

Burjuvazinin feodalizmle çelişkisi, yalnız toprağa dayalı bir üretim ilişkisinin yerine, her şeyin emek gücünün kendisinin de metalaştığı bir ekonomik formasyon yaratmak değil, fakat, aynı zamanda, feodal gelenek ve değerlerin yerine bütün insani değerlerin paraya tahvil edildiği, feodal topluma özgü, insanın kendisini herhangi bir metaya eşdeğer görmeyen,  insana, insani nitelikleri bağlamında bir değer ve toplumsal statü veren toplumsal ahlakın yerine paraya ve güce dayalı bir meta toplumu ahlakı inşa etmektir.

Burada, bir feodal toplum savunuculuğu yapmak istemiyoruz. Fakat, feodal toplumun üst yapısı değil ama insan malzemesi kapitalist toplumla kıyaslanırsa ondan kat ve kat daha insancıl ve samimidir. Çünkü, feodal toplumda henüz insan emeğinin kendisi metalaşmamış ve dolayısıyla, temel insani gereksinimler tamamen paraya tahvil edilmemiştir. Kapitalist modernite teknik gelişmede ne kadar devrimci bir etki yaratmışsa, insana insancıl niteliklerinden dolayı bir değer veren feodal toplumun halk kültürüne karşı her şeyi tüketim nesnesine indirgeyen burjuva kültürü vasıtasıyla insani değerlerde de, bir o kadar karşı devrimci bir tahribat ve yozlaşmanın da yaratıcısı olmuştur.

Yılmaz Güney’i eşini kıskandığı için feodal olmakla suçlayanlar, cinselliğin bir meta gibi alınıp satıldığı kapitalist toplumun ekonomi politiğine ve o, ekonomi politiğin yarattığı burjuva ahlakına ilişkin herhangi bir eleştiriden sakınırken, kendilerinin entelektüelliğinin ve ilericiliğinin kapitalizmin sınırlarından öteye gidemediğini gösteriyorlar bizlere. Tabi ki Yılmaz Güney’in kişiliğindeki henüz sanatının başlangıcında kendini açığa vuran feodal kalıntılar mevcuttur. Kendi zamanının Köy kültürüyle yetişmiş biri için kendi kişiliğindeki feodal kalıntıları bir anda devrimcileştirmek ve aşmak öyle sanıldığı gibi çok kolay ve basit bir iş değildir ve Yılmaz Güney’de, bunları aşması gereken tarihsel-sosyal zaaflar olarak bunları hiçbir şekilde ömrüne yük etmemiştir. Aksine o, yaşamı boyunca kişiliğindeki feodal kalıntıları devrimleşmeye koşut olarak söküp atmıştır. Kaldı ki Yılmaz Güney’in bütün sanatsal yaratıcılığı, feodalizmin üst yapısının değil ama halk kültürünün kapitalist yozlaşmadan kat ve kat daha insancıl, daha mert ve daha samimi olması olgusundan beslenir. Bunu, son dönem filmlerinde, Yol, Sürü ve Duvar’da görmek mümkündür.

Nitekim, Yılmaz Güney’in Fatoş Güney’le olan birlikteliğinde, onun daha önceki ilişkilerinde görülen geri tutumlarının aksine, sağlıklı, tutarlı ve devrimci bir ilişkinin merhalesini görüyoruz. Bu olgu da onun kendi kişiliğindeki olumsuz yönlerle mücadele halinde olduğunu, bu mücadeleyle de kişiliğini daha da devrimcileştirmek ve olumlamak için sürekli mesafe aldığı gösterir. Fakat, feodal değerlerle yetişmiş bir insanın bu değerleri devrimleştirebilmesi ve onlara yeni bir biçim verebilmesi için gönül ilişkilerinin onun değer ölçütlerine karşı duyarlılığı oldukça önemlidir. Bu gerçekliğin göz ardı edilmesi, bugünden, bugünün kadın ve erkeğinin ilişkilerde yakaladığı göreceli “eşitlik” ölçüsüyle Yılmaz Güney’in sosyal ve kültürel bir kimlik olarak yükseldiği tarihi koşullardaki bilinci yargılamak ancak ahmaklara özgü bir tutum olur.

Yılmaz Güney, kendi özel yaşamında da sanatsal çalışmalarında da kapitalizmin yarattığı kültürel erozyon ve yozlaşmaya karşı halk kültüründeki olumlu değerlerle devrimci değerleri sentezleme arayışında olan bir devrimci sanatçıdır. Belli bir coğrafyanın devrimci sanatçısı olarak, gerek kişiliğinizin doğasını ve gerekse sanatınızın içerik ve biçimini başka bir coğrafyadan kopya edemezsiniz. Sanatınızın biçim ve içeriğini başka coğrafyalardan kopya ederseniz, bu halka yabancılaşmış, halk tarafından anlaşılmayan ve dolayısıyla da benimsenmeyen, yalnızca entelektüel elitler arasında bir karşılık bulabilen boş ve güdük bir çaba olmaktan öteye gidemez. Ki, burjuva sanatı da halka yabancılaşmış biçim ve içeriğiyle böyle bir niteliğe sahiptir. Dolayısıyla, Yılmaz Güney’in ve bizdeki diğer devrimci sanatçıların biçim ve içerik arayışları, örneğin; bir Jack Landon’dan bir Gorki’den farklıdır ve farklı olmak zorundadır da.

Nasıl ki farklı coğrafyaların devrim çelişkileri ve dolayısıyla devrimci kimlikleri birbirinin kopyası değilse, farklı coğrafyalardaki devrimci sanat da başka coğrafyaların bir kopyası olamaz. Çünkü, devrimci kimliğin niteliklerini belirleyen olgu yaşanılan coğrafyanın ekonomi politik, siyasal ve kültürel çelişkileridir. Devrimci kimlik bu çelişkiler etrafında biçimlenir ve enternasyonal proletaryanın nihai amacı olan komünizm mücadelesi içinde gelişerek yeşerir. Hazır bir devrimci kimlik reçetesi dünyanın hiçbir coğrafyasında yoktur. O’nu yaşanılan coğrafyanın sorunlarına karşı sürdürülen mücadelenin zorunlulukları yaratmak zorundadır.

Bir sonraki bölümde, Yılmaz Güney’in eleştiri konusu yapılan Yumurtalık olayını, neden ve sonuçlarıyla ilişkisi içinde kişisel bir olay mı yoksa onun devrimci kişiliğine yönelmiş bir saldırı mı olduğu konusu üzerinde duracağız.



More in Makale