
Aslında deprem değil, insan toplumunun maddesel yaşam kalım araçlarının üretim ve değişimini yöneten yasalar halkı vurmuştur. Eğer mülkiyet ilişkileri üretim ilişkilerinin hukuki bir ifadesiyse, ekonomik ilişkileri sadece alt yapı alanlarıyla sınırlandıramayacağımızı ve dolayısıyla bütün sosyal ve siyasal ilişkileri de kapsaması gerektiğini kabul etmemiz gerekmektedir. Bu anlamda “Politikanın şimdi yeri değil…” diyen ve burjuva hümanizmine atıfta bulunan liberaller pembe rüyalar görmeye devam etmelidirler. Zira onlar, Karl Marks’ın 1843 de kaleme aldığı “Yahudi Sorunu Üzerine” adlı makalesinde ifade ettiği; “Özel mülkiyet ve para rejimi altında doğanın aldığı görünüm” önermesini ters yüz edip gizleme telaşı içerisindedirler.
Devlete içkin olmayan bir ekonomi yeryüzünde bulunmadığına göre, devleti elinde tutan sınıfların işlerini yürütme sanatı olan politikadan yalıtılmış bir ekonomide var olmamalıdır o halde. Bu anlamda Türkiye ve Kuzey Kürdistan da özel mülk rejiminin talancı ekonomi politiğinin doğa ve ürünü olan canlılarla kaçınılmaz olarak düştüğü karşıtlığın enkazı altında kalan yüzbinler ve yaşam alanlarını kaybeden milyonlar gerçekliği daha iyi anlaşılacaktır.
Devletin depreme karşı hazırlık ve tedbir almasını beklemek, tarihte onun doğumuna yol açan ve kan revan eşliğinde insan çoğunluğunun başına bela eden “artık değer” yasasının sağaltıcı/efsunlu bir iksir olduğunu iddia etmek kadar saçmadır. Mülkiyetin ve paranın doğasında yaşamın, güvenliğin, huzurun ve sevginin yeri yoktur. Milyonlar için güvenlik sorunu ile artı değeri denetleyen baskıcı devlet makinesinin epistemolojik kaynakları arasında bir akrabalık bağı bulunmamaktadır. Bunun en önemli sebebi sermayenin doğasının insan çoğunluğunu dışlamasından ileri gelmektedir.
Sermayenin tarihteki rolü insanlığı mülksüzleştirmekten ve savaşlarda yarı otomatik manuel sistemlerle öldürmekten, toptan imha etmeye doğru evrilmektedir. Savaş anatomisinin yapay zekâ kurguculuğu ile vardığı devasa yıkıcı boyut hızla Ar-Ge şirketlerinin laboratuvarlarında evrimleşmektedir. Bu durum sadece ekonomik olarak nispeten daha zayıf olan ve açık faşizme yönetilen geri kapitalist ülkelerde değil, bizzat makinalaşmanın ve servetin daha gelişkin olduğu batının “demokratik” burjuva diktatörlüklerinde de böyledir. Burjuva ekonomi politiği tarihsel koşullar içerisinde ve ülkelere göre farklı davranışlar sergiler. Mesela bazı emperyalist ülkelerin depreme karşı tedbir almaları, sebebi oldukları ozon tabakasındaki delinmeye ve dolayısıyla küresel ısınma problemine karşı bir önlem aldıkları anlamına gelmiyor. Dünyayı en son istila eden Kovid-19 virüs salgının bizzat burjuva ekonomi politiğin saldırgan doğasından türediğini hepimiz biliyoruz. Şu anda bile emperyalist kuvvetlerin Ukrayna’daki güç dalaşı, gezegendeki canlı sistemi defalarca yok edebilecek potansiyeli olan bir nükleer savaş ihtimali ile tehdit etmektedir.
Buraya kadar anlattıklarımız, deprem de dahil, yerin dibinden, üstünden ve göklerden gelen türsel varlığa dair bütün varoluşsal tehditlere politik bir karakter kazandırmaktadır. İnsanın adeta değer, etik, sağlık ve mutluluk yoksunu yaşayan zombilere dönüşmesini koşullayan hayat şartlarının sebebinin politik olmadığını hangi safdil iddia edebilir? Dolaşım sürecinde metaların satış ve bölüşümünü belirleyen ezici kaynağın rant getiren, üretken olmayan gayri menkul kaynaklar olduğu bir ekonomik sömürü modelinde çalışan kâr ve artı değer yasası, Türkiye’de çeşitli milliyetlerde halkların toplu mezarını kazmıştır. Bu durum gerçekten de kapitalist ekonomi politiğin dayandığı erken dönemdeki manüfaktür burjuvazinin ilişkilerini açıklamaktan daha eğrelti ve komplike bir konudur.
Bin bir kılığa girmiş ideolojik saldırılar, manipülasyon hileleri ve teknoloji merkezli büyüleyici paradigmalarla fabrika mekaniği içerisindeki sorunları bir süreliğine nispeten bastırıp erteleyen burjuva ekonomi politiği, insan çoğunluğunun doğayla dolayımlanarak gelen sorunlarını erteleyemez olmuştur. Çünkü kapitalizmin tıpkı çamura saplanır gibi doğayla düştüğü uzlaşmaz çelişki, aynı zamanda türdeş varlıkla toptan düştüğü antagonist bir çelişkiye doğru dönüşmektedir. Sanayi devrimi sürecinden farklı olarak kapitalizmin bütün kaynaklarını tükettiği bu son aşamasında, doğası gereği ürettiği çeşitli çelişkilerin evrensel olarak tekilleşme emareleri gösterdiği anlaşılıyor. Artık günümüzde bir hayvan popülasyonu ya da bir bitki türünün botanik geleceği, bio politik güçlü bir bağ ile enternasyonal proletaryanın devrimci diktatoryal yasalarının zaferine yazgılanmıştır.
Marksın deyimiyle, insanın inorganik bedeni olan doğa ana karşısında türdeş yıkıcılığın girdabında dolanan bir çelişkiye düşen kapitalist uygarlığın, insan toplumlarıyla toptan bir antagonist çelişkiye de bu yol ile dolayımlandığını pandemi sürecinde deneyimlemiştik. Ülkede yaşanan son trajedya ise; gelir denen palazlanmanın en ahlaksız ve us dışı yöntemlerle kâr, faiz ve toprak rantı arasındaki dağılımını bir avuç taşra kökenli asalak sermaye sınıfının yağma yolu ile şişirilmesi lehine yöneten sapkınlaşmış burjuva ekonomi politiğin yol açtığı yıkıntılardan kaynaklanmaktadır.
Bu enkazdan doğan uygulanabilir bir sosyalizm ihtiyacı ise, kendisini tarihe biricik seçenek olarak dayatmaktadır. Sermaye birikiminin tarihsel doğasını yöneten zehirli yasaların, karşıtı olarak doğmakta olan sınıfsız ve sömürüsüz bir toplum yolundaki sosyalist devrimlerin determinist yasalarını tetikleyeceği açıktır. Servetin doğasının dışımızdaki gerçek doğanın bir uzamı olduğu yönündeki burjuva ideolojisi ise bir kez daha enkaz altında kalmıştır. Türk hükümetinin “depremzede”lere yardım eli uzatmaktan ziyade felaket bölgelerine işkenceyi ihraç etmesi, devlet denen ceberut makinenin insanımsı olmayan üretim ilişkilerini güvenceye alan bir hortlak suretinde halklara görünüp kaybolmasından başka bir şey değildi.
Tarihte aileyi olduğu gibi devleti de iyilik ve dürüstlükle yönetebilmenin bir biçimi eşyanın tabiatı gereği hiçbir zaman mümkün olmamıştır. Mülkçü toplumlar tarihinde, herkesin iyiliği için bilgece bir yönetim modeli, Platon’un “Politika/Devlet” eserindeki “Akıl ve erdem” dolu önerilere rağmen bile maddi bir gerçekliğe dönüşmesi mümkün değildi. Bu anlamda burjuva ekonomi politiğin kurucu kurmaylarından Adam Smith “Ulusların Zenginliği” adlı araştırma tezlerinde burjuva ekonomi politiği tanımlarken, hedefin halk için ihtiyaç fazlası kadar gelir ve devlete kamu hizmetlerini yerine getirmek içinde ayrıyeten gelir sağlamak olduğu yönündeki çoktan çökmüş tezleri, Marksist ekonomi politiğin üzerinde şekillendiği eleştirel tarihin diyalektik materyalist açıdan ne kadar sağlam temellerinin olduğunu bizlere bildiriyor.
Böylece burjuva ekonomi politiğin hem halkı hem de egemenleri zenginleştirdiği yönündeki tezleri, adeta bütün zamanların en büyük yalanına dönüşmektedir. Biz sınıf bilinçli komünist işçiler olarak bu büyük yalandan artta kalan kırıntılara son bir ideolojik darbeyi vurmak için bir an bile tereddüt etmeyeceğiz.









