Connect with us

Editörün Seçtikleri

Cins Mücadelesinin Yakıcı Görevleri Arasında Şiddetle Mücadelede Vardır

Toplum erkek egemen devlet politikalarıyla homofobinin merkezi haline geldi. Onur yürüyüşleri yasaklanması, LGBTİ+’ların hedef alan mitinglerin örgütlenmesi, translara yapılan saldırıların artması bunun göstergesidir.

Şiddeti örgütleyen erkek egemen devlet, şiddetin sürekliliği için medyasından ve hukukundan yararlanıyor. Erkek şiddetini normalleştiren gerekçeler ile bu gerekçeleri yaratanlar inanılmaz bir uyum içinde toplumu afyonlayıp duruyor. Kadınların ve LGBTİ+’ların yaşam hakkı, sözlü ya da fiziki saldırılar altında, gasp ediliyor. Özellikle Türkiye-Kuzey Kürdistan’da devlet politikasının büyük bir kısmını kadın ve LGBTİ+’ların haklarına saldırılar oluşturuyor. Bu açık. Hatta bunun son on yılda hiç olmadığı kadar arttığını, zirveye ulaştığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Gerek duydukları şey saldırılar aracılığı ile kadın kazanımlarının tümünü erkek egemen sermayenin çıkarlarına göre düzenlemek. Yani kadınların ve LGBTİ+’ların yıllara varan emeklerini, ideolojik ve politik birikimlerini yok etmek.

Doğrudan bir giriş yaparsak eğer; İstanbul Sözleşmesi’nin iptaline giden süreç, “kutsal aile” temalı mitinglerin örgütlenmesi, nafaka hakkına yapılan saldırılar ve son olarak 6284 sayılı şiddetle mücadele yasasını kaldırma girişimleri mevcut amaçtan ötürü. Bir nevi kadın mücadelesini geriletmeyi, erkek egemenliğini ve erkek çıkarlarını sistemde güçlendirmeye yönelik adımlar aynı zamanda.

Elbette kadın düşmanlığının sınırları sadece yasaların iptali ve kadın kazanımlarına saldırı da değil tek başına. Bu düşmanlığın seçim sürecinde erkek egemen ittifakı aynı masada buluşmayı sağlayacak kadar etkili olduğunu, devlet erkini birleştirici bir işlev taşıdığını hep beraber tecrübe ettik. Kürt düşmanlığı nasıl ki faşist bloku bir arada tutan çimento işlevi görüyorsa, kadın ve LGBTİ+ düşmanlığı da erkek egemen devletin siyasal farklılığını bir araya getiren, kadın düşmanı tüm siyasal çizgilerin ayrı ayrı da olsa toplanmasını sağlayan bir neden olarak karşımıza çıkıyor.

Bununla bağlantılı olarak denilebilir ki ilk defa LGBTİ+’lara yönelik nefret söylemleriyle doğrudan özel bir seçim kampanyası yürütüldü. Kadınlar “aile” mefhumu dışında politik bir söyleme dahil edilmedi. Zaten nasıl edilsindi ki, erkek çoğunluğun desteğini alabilmek erkek egemenlikçi devletlerin en büyük ticari getirisiydi. Tamda atalardan miras bir yorumlamayla hem de.

Bu tabloya kadına yönelik şiddetle mücadele yasasının ayet olmadığını söyleyerek kaldırılmasını isteyen parti yöneticilerini ve İstanbul sözleşmesinin aileyi parçaladığını iddia eden erkek egemen siyasi figürleri de eklemekte fayda var. Kadınların kölelik koşullarına göbekten bağlı olmak, yaşam kanallarını bu çelişkiler üzerinden var etmek düzenlerini sürmenin olmazsa olmaz koşulu. Bunu biliyoruz.

Bu yüzden son bir yıla baktığımızda gördüğümüz resim şaşırtıcı değil. Aileyi koruma yasalarıyla kadınlar hapishanelere dönüşmüş evlere iyiden iyiye mahkûm eden, sık sık çıkartılan infaz yasalarıyla kadın katillerini serbest bırakan, sendika hakkı talep eden Argobay işçisi kadınları “KOD 46” ile işten çıkartan, hapishanelerde kadın tutsakları çıplak arama işkencesine maruz bırakan, genç kadınları geleceksizliğe iten, baskıcı politikaları nedeniyle intihar etmelerine neden olan yine aynı objektif gerçekler değil miydi?

Kadın ve LGBTİ+’lara yönelik şiddet “olağanlaşıyor”, devlet koruyor!

Böylesi bir siyasi ortamda şiddetin kadın ve LGBTİ+’lar için hiç olmadığı kadar güncel bir sorun haline gelmesi rastlantı olamazdı. Erkek egemen devlet şiddetinin yanında, erkek şiddetinin de alıp başını gitmesi normal karşılanamazdı. Neredeyse her gün kadınların öldürüldüğü ya da erkek şiddetine maruz kaldığı haberlerle dolup taştı gündem. Hepsinin de bir “gerekçesi “vardı, hepsinin ayrı ayrı nedenleri vardı! Eğer bir kadın göçmense, şort giymişse, gece dışarıda yalnız yürüdüyse veyahut güldüyse taciz-tecavüz nedeni oldu; cinsel ilişkiyi reddettiyse, boşanmak istediyse ya da yemeği geç getirdiyse öldürülme sebebi.

Altı yaşındaki H.G.K’nın zorla evlendirildiğini, hastanede rüşvet karşılığı kemik yaşının büyütüldüğünü ve yıllarca fail erkek tarafından tecavüze uğradığını duyduk. Hem de anne babasının rızasıyla. Koca bir köyün senelerce bir kız çocuğunun uğradığı cinsel istismarı ivedilikle nasıl sakladığını, çocuğu korumak bir yana failleri aklamak için nasıl organize olduklarını okuduk. Tek bir kişide çıkıp bildiklerini kamuoyuyla paylaşma gereği duymadı. Yani faillik bir topluluğun failliğine dönüştü ve bu süreci utanmadan sıkılmadan, kendi çocuklarının gözlerinin içine baka baka sürdüren anne-babalar oldu.

Yetmedi tecavüz ettiği kadının görüntüsünü çektikten sonra, şantaj yoluyla toplu tecavüze girişen fail erkeklerin sırtlarının nasıl sıvazlandığını okuduk. Faillerin dava dosyalarında çektikleri görüntünün bile kanıt olarak sunulmadığını, kadının ise zorla kendisinden 40 yaş büyük biriyle evlendirilmeye çalışıldığını öğrendik.

Haliyle şiddetinin nasıl organize edildiğini, tekil bir suçun kolektif bir suça nasıl dönüştüğünü ve toplumun giderek daha fazla erkek şiddetini nasıl tahkim ettiğine tanık olduk. Cemaat yurtlarındaki, kuran kurslarındaki istismarı ve ardındaki sessizliği de eklediğimizde sorunun ciddiyeti ve aldığı biçim, ortaya çıkan duyarsızlık anlaşılabilir belki.

Burada özel olarak şiddetin Kuzey Kürdistan’da geldiği boyuta da değinmekte fayda var. Çünkü devletin doğrudan yönettiği bir süreç gelişiyor Kürdistan topraklarında. Kürdistan’da özel savaşın Kürt kadınına yönelik boyutu daha acımasızdır. 90’larda faşist T.C.’nin gözaltında copla tecavüz iddialarına, “copa ne gerek var, tosun gibi çocuklar var” söylemi, savaş suçuna dönüştürülmüş tecavüzün Kürtler söz konusu olduğunda nasıl normalleştirildiğinin kanıtı olmuştu adeta.

Şimdilerde ise serhıldanlardaki faşist ordunun duvarlara yazdıkları cinsiyetçi ifadelerden tutalım da “devlet benim” diyen tecavüz faili faşist ordu mensubu Musa Orhan’ın alelacele salıverilmesine kadar bir biçimde sürüyor. Mardin’de tecavüz faili bir korucunun tecavüz nedenini olarak “dağa çıkacaktı, engel oldum” savunması ve iftiraya uğradığını söylemesi arasında önemli bir bağlantı var. Cinsel istismar karşısında neredeyse her fail erkeğin savunusu olan iftiraya uğradım söylemi Kürdistan’da “dağa çıkacaktı, engel oldum” ifadesi ile tamamlanıyor. Yani Kürt kadını faşist devlet mahkemelerinde ‘terörist’ yaftası yiyerek yaşadığı cinsel istismar normalleştiriliyor. Hatta Kürt kadınına uygulanan cinsel şiddet zorunlu bir devlet görevi olarak tanımlanıyor.

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki Kuzey Kürdistan’da açık biçimde devletin örgütlediği ve teşvik ettiği asker- korucu şiddeti var. Faşist ordunun nüfusuna kayıtlı olmak, şiddetin tüm biçimlerini kullanmayı bir hakka dönüştürüyor. Bu nedenle Kürt kadınlarına yönelik saldırıları devlet politikası bağlamında düşünmek gerekmektedir. Mücadelenin de bu ekseni dikkate alarak anlamak ve ona göre pratikler politikalar belirlemek gerekmektedir.

LGBTİ+’lar içinde durum farklı değil. Türkiye-Kuzey Kürdistan’da LGBTİ+’ların her şeyden önce ‘yaşam hakkı’ mücadelesi yürüttüğünü, ölmemek için mücadele ettiklerini görüyoruz. Bırakalım LGBTİ+ olmayı, nefret suçlarına karşı bir filmde rol almanız bile ölüm tehdidi almanıza yetebiliyor. Toplum erkek egemen devlet politikalarıyla homofobinin merkezi haline geldi. Onur yürüyüşleri yasaklanması, LGBTİ+’ların hedef alan mitinglerin örgütlenmesi, translara yapılan saldırıların artması bunun göstergesidir.

Kadın ve LGBTİ+’lar susmuyor, tarih yazıyor!

Tüm bunlara rağmen ve tersinden kadına yönelik şiddetin bu denli artması, kadınların toplumsal normlar karşındaki duruşlarının belirgin biçimde değişmesinin sonuçlarından biri olarak görmek gerekir. Artık kadınlar, ailenin kadını, doğal bir köle haline getirdiğini daha açık biçimde anlıyor ve bir ömür boyu erkek şiddetine boyun eğmeyi reddediyor Toplum ne der, çocuklarıyla bir başına kalır mı vb. korkulardan arınarak boşanma seçeneğine yöneliyor. Kendine güveni, bir erkeğin ekonomik ve duygusal baskısı altında olmadan gerçekleştiğini, çevresindeki örneklerden yola çıkarak somutluyor.

Dolayısıyla da öğretildiği gibi, bir erkeğe mecbur olmadan da yaşayabileceğini; erkek egemen sistemdeki ayrıcalıkların tek bir cinsin tekelinde olduğu sürece, kendisine bir fayda sağlamayacağını ve yaşadığı şiddet karşısında susmamak gerektiğini de biliyor artık. Kadınlar sustukça, konuşmadıkça, olanlara itaat etmeyi sürdürdükçe daha çok şiddetle sınanıyorlar.

Sessizlik her şeyde olduğu gibi şiddet sorununda da bir şeyleri bitirerek yerine yeni şiddet pratiklerini doğuruyor. Haliyle bir kadının sessizliği demek, tüm kadınların erkek şiddetiyle mücadele pratiğinde zayıflaması ve erkek şiddetine maruz kalacak bir başka kadın anlamına geliyor. Erkek egemen sistemde devlet ve erkek şiddetinin öyle ya da böyle kadınların ve LGBTİ+’ların üzerinde caydırıcı bir unsur olduğunu, erkek egemenliğinin sürekliliğini sağlamanın en etkili yollarından biri olduğunu da hatırlatmakta fayda var. Bu nedenle şiddet meselesine basit bir olgu ya da özel bir durum olarak bakmak doğru olmaz.

Özetle:

Erkek egemen kapitalist sistemin kadınlara ve LGBTİ+’lara özgürlük temin etme gibi bir özelliği yok. Bu nedenle zor ilkesi zorunlu bir benimseme halini alıyor. Erkek egemen kapitalist sistemi ortadan kaldıracak olan ve cinsler arası eşitliğin önünü açacak olan örgütlü ‘devrimci zor’dur. Bu nihai çözüm yönteminin, yani sosyal bir devrimin şafağına kadar, meşru mücadeleler ve zorlamalarla birçok hakkın sistemden parça koparılması reddedilecek yöntemler değildir. Sınıf savaşımının derinliğini ve sürekliliğini sağlayabilmek açısından da kazanılmış hakları korumak, saldırı olduğunda bu kazanımları savunmak ve daha da fazlasını alabilmek için erkek egemen kapitalist sistem içinde de mücadeleyi sürdürmek zorundayız.

Gördük ki toplumsal muhalefetin gerilediği, devrimci hareketin zayıfladığı bir dönemde dahi kadınlar kitlesel biçimde sokağa döküldü. Eylemleri hedef gösterildi, devlet şiddeti ile dağıtıldı. Buna rağmen kadınlar kazandıkları mevzileri terk etmek şöyle dursun, o mevzileri güçlendirmeye çalıştılar. Bunlar mevcut siyasi-politik atmosferde devrimci dinamikler taşıyan önemli karşı duruşlardır. İçinde olmak, sahiplenmek, emek verip güçlendirmek her kadın yoldaşın doğrudan görevidir. Fakat bu konuda-özellikle örgütlü duruş noktasında- hala pek çok eksikliklerimiz olduğu ortadadır.     

25 Kasım’ı karşılamaya hazırlanırken, tarihe ismini veren üç kelebeğin mirasını sahipleniyor, Mirabel kardeşlerin yaşamlarından öğrendiğimiz pratik deneyimleri, faşizm karşısındaki uzlaşmaz tavırlarını ve erkek egemenliğine karşı yürüttükleri mücadeleyi özümsemek ve yaşamsal kılmak gibi temel görevlerimizin olduğunu biliyoruz. 

Kadın özgürlük mücadelemizin büyütülmesi için bu görevi yılmadan ısrarla sürdürmek tarihsel sorumluluğumuzdur, bunun bilincindeyiz. Bu bilinçle, 25 Kasım’da bulunduğumuz tüm alanlarda Mirabel kardeşlerin ezgisini her zamankinden daha gür seslendirmek üzere, emekçi kadınları daha güçlü bir birliğe, dayanışmaya ve eyleme çağırıyoruz.

Bu yazı ilk olarak Halkın Günlüğü Gazetesi’nin 34. sayısında yayımlanmıştır.



Şubat 2026
PSÇPCCP
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
232425262728 

More in Editörün Seçtikleri