Connect with us

Editörün Seçtikleri

Derinleşen Emperyalist Krizin Çıkmazları ve Sözde “Çözüm” Arayışları

Amerika’nın tüccar zihniyetli başkanı, her gittiği ülkeye milyar dolarlar karşılığında bir şeyler satıp ve neredeyse karşılıksız bir şeyler alan Trump, şimdi de dünyanın ve Amerika’nın en büyük uçak gemisini (90 adet savaş uçağı taşıyor bu gemi) Venezuela’ya saldırmak için Karayip Adaları’na göndermiş durumda. Venezuela’nın zengin petrol yataklarına sahip olduğu bilinen bir durumdur.

Okuyucularımız açısından bir tekrarmış gibi algılanabilecek bu türden yazıların, analiz ve yorumların bir tekrardan ibaret olmadığının hemen altını çizelim. Bu türden eleştirilerin olduğunun farkındayız. Ancak yaşanılan sürecin öylesine kaygan ve değişken bir zeminde ilerlediğinin görülmesi ve anlaşılması gerekiyor. Bugünü, diğer günün arattığı gelişmeler yaşanırken, bunlara dair söylenecek sözümüzün, takınılacak tavrımızın olmaması elbette ki düşünülemez. Krizler derinleştikçe, krizlerin yarattığı sorunlar da söz konusu krizlere paralel olarak derinleşiyor ve beraberinde belki de hiç hesapta olmayan yeni sorunlar yaratıyor. “Tekrar”mış gibi görünen, ama hayatımıza başka başka anlamlar yükleyen bu gelişmeleri gazete sayfalarımıza taşımanın gerekli ve zorunlu bir durum olduğunun altını çizelim.

Emperyalizm, öylesine bir haydut, öylesine bir canavar ki kana doymak bilmiyor. Dünya halklarına yaşatılan acıların, zulümlerin, açlık ve yoksullukların tek kaynağı ve müsebbibidir. Bu canavar, dünya halklarının başına her gün yeni bir bela sarmaktadır. İçine düştüğü ekonomik ve siyasal krizden kurtulmak için debelendikçe debeleniyor. Ancak bütün saldırgan çabalar onlar adına kurtuluştan çok, daha da dibe batmaktan öte gitmiyor. Kısa vadeli olarak bakıldığında, bu haydutlar adına bir “başarı” varmış gibi görünse de aslında bir yönetememe haliyle karşı karşıya bulundukları gerçeğini gizleyemedikleri de ortadadır. Dünyanın tüm coğrafyalarında milyonlarca halk kitlelerinin ayakta oluşu, bunun en büyük inkara gelmez canlı tanıklığını yapıyor.

Emperyalist saldırıların ve savaşların bir yanını emperyalistlerin kendi aralarındaki pazar dalaşları oluştururken; diğer yanını, ezilen dünya halklarının yükselen mücadelesini bastırmaya dönüktür. Sistem olarak, içinde debelenilen bu kriz de hiç kuşku yok ki bir avuç uluslararası emperyalist tekel daha çok palazlanmakta, kendinden daha küçükleri ya iflasa sürükleyip yutarak ya da kendi sermaye bünyelerinde toplayarak, yani birleşerek sürecin bütün ağır yükünü kendi dışındakilerin omuzlarına yükleyerek iktidarlarının, doğal olarak mevcut barbar ve talancı sistemin devamını sağlamaya çalışmaktadırlar. 2008’den bu yana yürütülen bölgesel vekalet savaşları ve ticaret kavgaları tam da bunlardan ötürüdür. Bu barbarlık savaşları, bugün bölgesel farklılıklar gösterse de hızından hiçbir şey kaybetmeden devam etmektedir.

Dünya Halklarına Yönelik Baskı ve Katliam Planları

22- 23 Kasım 2025 tarihinde Güney Afrika’nın Johannesburg kentin de toplanacak olan G 20’ler zirvesi, aslında dünyayı nasıl talan edeceklerinin, dünya halkları üzerinde nasıl bir baskı ve katliam uygulayacaklarının, kapitalist-emperyalist sistemin devamını nasıl sağlayabileceklerinin toplantısından öte bir şey olmadığını anlatmaya gerek bile yoktur. Ama, onlar dünya halklarına kendilerini şirin göstermek için; “sürdürülebilir kalkınma, dünyada herkes için adil ve eşit büyüme koşullarının yaratılması, iklim değişikliklerine dair önlemler”i vs. vb. tartışacaklarını söylemektedirler. Oysa, “herkes için eşit büyüme”nin kapitalizmin kendi yapısal karakterine ters olduğu, büyüklerin, küçükleri yuttuğu, egemenliği altına aldığı gerçeğini kim inkâr edebilir. Doğayı talan ederek, iklim krizlerini yaratanlar hangi önlemlerden söz edebilir. Bu yıl ki G20’lerin zirvesinde pazarların yeniden paylaşılması, kimin nereye çökeceği, kriz sürecinin hangi araç ve yöntemlerle ilerletileceği, kimin hangi bölge üzerinde “hak” iddia edeceği gibi konular dışında başka şeylerin konuşulmayacağını bilmeyen var mı? Şunun da altını çizmek gerekir. G20’ler olarak bilinen bu gurubun içinde esas belirleyici olan birkaç ülke vardır. Örneğin; Amerika, Rusya, Çin, Fransa, Almanya, Japonya, İtalya’dır. Bunlara, dünyanın en zengin sanayileşmiş G7 gurubu deniliyor. Bunların yanında, Türkiye, Arjantin, Mısır, Etiyopya ve diğerlerinin ekonomik olarak, siyasi olarak herhangi bir hükmünün olabileceğini düşünmek mümkün mü? Bunlar, söz konusu emperyalist devletlerin dünya halkları üzerindeki baskılarını, katliamlarını perdelemek için oraya yamanmış ülkelerdir.

Son gelişmelere bakıldığında, bir yıldan fazla bir süredir İsrail Siyonizm’i tarafından Filistin’de (özellikle Gazze’de) soykırıma vardırılan katliamlardan sonra, sözde “barış” adına, Filistin’e yeni bir deli gömleği giydirilmeye çalışılmaktadır. Doğu Akdeniz coğrafyasında yer alan Filistin’de yaşananlar, 1948 yılında İsrail devletinin kurulmasıyla birlikte başladı dersek abartı olmaz. Kuşkusuz bunun tarihsel olarak çok daha eskiye dayanan süreçleri de var. Bütün o tarihsel süreçleri anlatmak bu makaleyi fazlasıyla aşar bir durumdur. İsrail’in kuruluşundan bu yana, Filistin-İsrail arasında pek çok dönemsel savaşların yaşandığını, bunların esas olarak da İsrail’in yayılmacı, işgalci ve Filistin’i bir devlet olarak tanımama politikalarından kaynakladığını bilmeyen yoktur. Ve yine İsrail’in bu Siyonist tutumunun arkasında emperyalist çıkarların yattığı gerçeğini de hatırlatmış olalım. İsrail’in yayılmacı, emperyalistlerin çıkarları bağlamında gelinen noktanın özeti son aşamada şöyle özetlenebilir.

Son bir yıldır, başta Amerikan emperyalistleri olmak üzere, genel olarak emperyalistlerin dolaylı-dolaysız destekleriyle, Gazze’de taş üstünde taş, neredeyse omuz üstünde baş bırakmayan Siyonistlerin katliamları karşısında, dünya halkları uygulanan soykırım karşısında beklenmedik biçimde ses yükseltmeye, meydanları Filistin halkıyla dayanışma adına doldurmaya başladı. Filistin halkını bu sahipleniş eylemleri, emperyalistleri geçici de olsa geri adım atmaya zorladı. Bir anda 152 ülke iktidarları Filistin’i tanıma, İsrail’i kınama kararı aldılar. Ancak hemen altını çizelim, bu tanıma ve kınamalar göz boyamadan öte tanıma ve kınamalardan başka bir şey değildir. Nihayetinde sözde yürütülen müzakereler “barış” ya da “ateşkes” anlaşmasında dağ fare bile doğurmadı. İki devletli “çözüm”e dair bir tek cümle yok. Tam aksine emperyalistlerin denetiminde kolonileştirilmiş bir idare şekli onanmış oldu. Yöneticiler arasında göstermelik de olsa bir tek Filistinli yok.

En somut nokta ise, karşılıklı esirlerin takas edilmesi. Ki bu kısmen hayata geçirilmiş oldu. “Trump planı” olarak da adlandırılan plana göre, “İsrail ordusu Hamas militanlarından temizlenen alanları güvenli alanlar ilan edecek ve bu bölgelerde yeniden inşa çalışmaları başlayacak. Plan, Hamas’ın silahlarını bırakmasını ve teslim olmasını şart koşuyor.” Ayrıca “Hamas’ın Gazze’de herhangi bir yönetim rolü üstlenmeyeceğini ve reform görmemiş Filistin yönetiminin de devreye girmesinin engelleneceği” hazırlanan planda belirtiliyor. Yani deniliyor ki artık Filistin’i, Filistinliler değil, ABD’nin tayin edeceği kolonistler yönetecek. Bugüne kadar yakıp yıktıkları, taş üstünde taş bırakmadıkları Filistin’in inşası için emperyalist firmalara rant alanı açılacak. Sermaye ise, Kuveyt, Suudi Arabistan gibi körfezin petrol zengini körfez ülkelerinden sağlanacak. Uluslararası emperyalist tekellerin sıkı tüccarı Trump, bir taşla birkaç kuş birden vurmuş oluyor. Bir yandan, büyük emperyalist inşaat şirketlerine inanılmaz kar rantı kapılarını açıyor; bir yandan, Ortadoğu’nun jandarması haline getirdikleri İsrail Siyonistlerine geniş ilhak ve işgal alanları yaratıyor; Öte yandan BOP projesini “emin” adımlarla uygulama olanakları yaratıyor. Emperyalistler arası pazar dalaşları bağlamında ise, Çin’in, bu bölgeye doğru ilerleme hamlelerini engellemeye çalışıyor. Kısacası, sorun sadece Filistin- İsrail meselesi değil, bunun çok daha derin arka planlarının olduğu açıktır. Ki sıranın İran’la kapışmaya geldiğinin de altını çizelim.

Macron Yönetiminde Siyasal İstikrarsızlık ve Hükümet Krizleri

Emperyalistlerin, derinleşen ekonomik ve siyasal krizin yükünü geniş halk yığınlarının omuzlarına yükleyerek, bu krizden kurtulmanın yollarını aradıklarını ve yine yönetememe hali içinde olduklarını belirtmiştik. Bunun en açık örneklerinden biri de Fransa’dır. Özellikle sosyal ve demokratik haklarda ciddi kısıtlamalar yolunu seçen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un politikalarına karşı, kitleler her fırsatta sokakları savaş alanına çevirmekte ve hükümete geri adımlar attırmaktadırlar. Son olarak, 2023’te yürürlüğe konulan düzenlemeye göre, emeklilik yaşı 2030’a kadar her yıl 3 ay kademeli olarak yükseltilerek 62’den 64’e çıkartılması ve emeklilik maaşının tamamının alınabilmesi için 43 yıl prim ödemiş olması gerekiyor. Emekçilerin kazandıkları en demokratik haklarına yöneltilen bu saldırılar karşısında yüz binlerce emekçinin ve öğrenci gençliğin öfkesi sel olup meydanlara aktı. Okullarda boykot ve okul işgalleri, ulaşımı felç eden grevler vb. eylemler, istenilen sonucu almasa da hükümet geri adımlar atmak zorunda kaldı. Macron’un seçilmesinden bu yana, defalarca kez hükümetler yıkılıp, hükümetler kuruldu. Macron, hükümet kurma görevini seçimlerde birinci olan ve dört partiden oluşan (Sosyalist Parti, Boyun Eğmeyen Fransa, Komünist Parti, Yeşiller Partisi) “Yeni Halk Cephesi İttifakı”na değil, sağcı-faşist partilere verdi. Bu durum kaçınılmaz olarak siyasal istikrarsızlığın önemli nedenlerinden birisi oldu.

Macron ve hükümeti, teknolojinin dev firmaları olan Mistral Al, Ledger gibi firmaları memnun etmek için 54 milyar euro değerindeki “Fransa 2030” projeleriyle, özellikle siyasi belirsizliği bir nebze de olsa gidermeye çabalamaktadır. Siyasal krizi bitirmenin yolunu, halkın ihtiyaçlarını karşılama, Fransız halkının seçim iradesini onaylamada değil, milyarderlerin kasalarına yeni yeni milyarlar akıtmakta aranıyor. Oysa kimi aydın ve akademisyenlerin de dediği gibi; “Fransa’nın mevcut siyasi krizi sadece kurumsal değil; ekonomik, ahlaki ve stratejiktir.”

Geniş halk yığınları üzerindeki ekonomik, sosyal, kültürel baskılar devam ettirilirken, Fransa’nın girişimci burjuvazisi bile gidişattan memnuniyetsizliğini dillendirmekten geri durmuyor. “Girişimcilerin ülke ekonomisi için değer yarattığını ancak büyük ölçüde hükümet tarafından terk edildiklerini hissettiklerini belirten De Sarthe, sistemi bloke eden, kamu borcunun kontrolden çıkmasına izin veren ve yabancı oyuncuların en stratejik pazarlarımızı – yapay zeka, endüstri, enerji ve dijital teknoloji- ele geçirmesini izleyen siyasi partiler tarafından terk edildiler.” Bu “serzeniş” bile, Fransa ekonomisinin uluslararası tekeller tarafından nasıl yutulduğunun ifadesidir. Bu kriz, ekonomik, siyasi ve stratejik olduğu kadar, burjuvazinin ahlaksızlık krizidir de.

Bir yandan Fransız halkına açlığı ve yoksulluğu dayatan hâkim sınıflar, öte yandan, Ukrayna’ya askeri “yardım” yapmaktan da geri durmamaktadır. Ukrayna’ya ek askeri yardım olarak Aster füzeleri ve Mirage 2000 savaş uçakları gönderme kararı alabilmektedirler. Ancak bu sözde “yardım”ların karşılıksız olmadığını, Ukrayna’nın yer altı zenginliklerine göz dikildiğini, Rus emperyalizmini bu bölgede zayıflatmak amaçlı olduğunu sağır sultan bile biliyor. Yani, emperyalistlerin pazar kapma dalaşı bir yandan bu türden bölgesel ve vekalet savaşlarıyla sürerken, öte yandan ticaret savaşlarının da yeniden hız kazandığına tanıklık ediyoruz. Bunun en açık örneğini, Çin-Amerika arasındaki kıyasıya süren ticaret hamleleri, karşılıklı gümrük vergilerini yükseltme tehditleri ve nihayetinde Çin-Amerika görüşmeleri; öte yandan Rusya’ya yönelik uygulanan ambargolar, Rusya’nın karşı atakları ticaret savaşlarının öne çıkmaya başladığını gösteriyor. Özellikle geri bıraktırılmış ülkelerin aşırı borçlandırılma politikalarında da bu durum gözden kaçmıyor. Örneğin Çin, Afrika ülkelerindeki tarım arazileri ve maden sahalarını milyarlarca dolar karşılığında birkaç on yıllığına kiralıyor. Bu yıllar içerisinde borç verdiği sermaye ödenemezse kiralanan topraklara el koyuyor. Ya da bu yolla o ülkeyi tamamen kendisine bağımlı hale getiriyor. Bu gerçeğin altını çizerken, askeri savaşların önemsizleştiği iddiasında değiliz. Pazarlar, sadece askeri savaş yollarıyla değil, ticari savaş yollarıyla da pekâlâ el değiştirdiğini anlatmaya çalışıyoruz. Geleceğin dünya imparatoru olarak gösterilen Çin, doğrudan savaş yollarından ziyade, ticari savaş yollarıyla rakipleri karşısında önemli kazanımlar elde ettiği aşikardır.

Nobel Barış Ödülü ve Venezuela’daki Kirli Oyun

Amerika’nın tüccar zihniyetli başkanı, her gittiği ülkeye milyar dolarlar karşılığında bir şeyler satıp ve neredeyse karşılıksız bir şeyler alan Trump, şimdi de dünyanın ve Amerika’nın en büyük uçak gemisini (90 adet savaş uçağı taşıyor bu gemi) Venezuela’ya saldırmak için Karayip Adaları’na göndermiş durumda. Venezuela’nın zengin petrol yataklarına sahip olduğu bilinen bir durumdur. Venezuela’da Birleşik Sosyalist Parti’nin iktidarda olması ve devlet başkanı Maduro’nun ABD ile yaşadığı ekonomik ve siyasi anlaşmazlıklardan kaynaklı, ABD, Venezuela’ya ambargo uygulamaktadır. Hatta diğer ülkelere de yaptırım uygulamaları için baskı uygulamaktadır. Şimdi, tıpkı Şili’de ve dünyanın başka başka ülkelerinde olduğu gibi Venezuela’da yönetimi değiştirmek için doğrudan bir darbenin hazırlıkları içindedir. Tabii yönetime getirilecek kişi de anlaşıldığı kadarıyla hazır el altında tutuluyor. Bu kişi bu yıl ki Nobel Barış Ödülü’nü alan Maria Corina Machado olma ihtimali çok büyük. Çünkü Maria, hem Trump hayranı hem de Maduro karşıtı bir kadın. Bu ödülü hiç hak etmediği geniş kamuoyu tarafından tartışılmaktadır. Bu durumda düşünmeden edemiyoruz. Acaba hak edilmeyen ödül, Venezuela’da oynanmak istenen kirli oyunun bir parçası için miydi?

Bir avuç tekelci sermayenin lehine sürdürülen bu it dalaşı, elbette ki dünya halklarına huzur, güven, refah getirmemektedir. Bundandır ki, ezilen–sömürülen halklar öfkeli karşı koyuşlarla direnmektedirler. Bu direnişler, haklı ve meşru direnişler olmakla birlikte, mevcut sistemi halkların lehine kökten değiştirici ve dönüştürücü direnişler olmadığının-olamayacağının da altını çizmiş olalım. Kendiliğinden gelişen bu hareketler, kısmi kazanımlardan veya zorla bastırılmalarından sonra sönümlenip geri çekilmektedir. Bu durum hiç kuşku yok ki proleter önderliğin eksikliğinden kaynaklanıyor. Kitlelerin her gün katlanarak yükselen mücadelelerine önderlik etme sorunu hem dünya komünist hareketinin ve hem de yerellerdeki KP’lerinin en acil olarak müdahale etmeleri gereken sorunların başında gelmektedir.

Bu yazı Halkın Günlüğü Gazetesi‘nin Kasım-2025 tarihli 54. sayısında yayımlanmıştır.



Mart 2026
PSÇPCCP
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
3031 

More in Editörün Seçtikleri