Connect with us

Editörün Seçtikleri

Emperyalist Savaşlar, Enternasyonal Proletaryanın Devrimleriyle Ortadan Kalkar

Emperyalizm hafta sonunu bile kana bulayacak kadar cüretkâr. Çünkü karşısında dağınık, umutsuz, örgütsüz bir kitle görmek istiyor. Oysa tarihin diğer yüzü şunu haykırır: Emekçiler birleştiğinde “yenilmez” görünenler yenilir. Kâğıttan kaplanlar bir çöp gibi buruşturulup bir kenara atılır, saraylar, saltanatlar çöker.

Tekelci sermayeyi kanla besleyen emperyalist yağma savaşlarının ardı arkası kesilmiyor. Dünya yine bir hafta sonu ve yine bir ABD–İsrail saldırısıyla güne uyandı. Saldırmak için piyasaların kapanmasını, borsaların kararmasını, riskin fiyatlara daha az ve daha geç yansıdığı aralığı kollayanlar; ezilen halkların, işçi ve emekçilerin, öğrencilerin haftanın yorgunluğunu atacağı iki günü bir kez daha kana buladı. Bu zamanlama emperyalizmin kanlı ama “rasyonel” hesabıdır. Hafta içi sömürü çarkı tam devir çalışırken, hafta sonu sermaye sınıfı kendi panik düğmelerini, sigorta mekanizmalarını, fiyatlama ekranlarını daha kolay yönetir. Savaşın maliyeti emekçilere, kazancı tekellere yazılır; saldırının piyasa etkisi minimize edilirken halkların canı maksimize edilen bir bedel kalemine dönüştürülür. Aslında söyledikleri çok nettir: “Siz nefes almaya çalışırken biz ölüm dağıtırız; çünkü bizde takvim bile kârın hizmetindedir.”

Bu nedenle bizim de ilk sözümüz net olmalıdır: Ne İran’daki molla rejiminin tarafıyız ne ABD–İsrail saldırı (emperyalist yayılmacılığın) ekseninin ne de Rusya ve Çin’in kendi emperyalist hesaplarının. Ama bunu söylerken altını özellikle çizmek gerekir. Bu tutum, emperyalist saldırganlığı aklamak için kullanılan “iki taraf da aynı” kolaycılığıyla; saldırganla saldırıya uğrayan halkları aynı kefeye koyan o zehirli dengecilikle aynı minvalde değildir. Emperyalist bombardımanı ve işgali meşrulaştırmak için “ama onlar da gerici” diye başlayan cümlelerle kurulan alçak pazarlığın veyahut bilinçsizliğin parçası ol(a)mayız. Gerici rejimlere politik destek vermemekle, emperyalist saldırının hedefi olan halkların yaşam hakkını savunmak arasında bir çelişki yoktur. Molla rejimine düşmanız diye emperyalizme alan açmayız; emperyalizme düşmanız diye gericiliği aklamayız. Safımız burjuva ve türevi rejimlerin değil; halkların, emekçilerin, ezilenlerin safıdır.

İran’daki rejim içeride emekçiyi, kadını, genci, LGBTİ+’ları katlederken; zenginliği bir avuç ayrıcalıklının elinde biriktirirken, yoksulluğu ve eşitsizliği dini ideolojiyle perdeleyen bir düzendir. Bu gericiliği “anti-emperyalizm” diye parlatmak, en iyimser tanımla bilinç bulanıklığındır. Öte yandan Washington ve Tel Aviv’in “demokrasi”, “özgürlük” ve “güvenlik” söylemleri ise bombaların ve kuşatmaların üstüne çekilmiş parlak bir örtüdür. Rusya ve Çin’ in kendi sermaye ihtiyaçlarını, pazar genişletme hedeflerini, nüfuz alanı arayışlarını “kurtuluş alternatifi” gibi pazarlamak da aynı aldatmacanın başka bir versiyonudur. Emperyalizmin kampı değişse de yağmanın mantığı değişmez: Toprak, pazar, enerji hattı, liman, değerli madenler ve iş gücü… Hepsi, her şey, herkes sermaye içindir.

Fakat bugün dünya halklarının baş düşmanı olma pozisyonunu üstelik daha saldırgan ve daha kural tanımaz biçimde sürdüren başat odak ABD emperyalizmidir. Bu saldırganlığın arkasında yalnızca kar hırsı değil, derinleşen bir hegemonya krizi vardır. ABD’nin dünya ölçeğinde kurduğu ekonomik-siyasal düzen; üretim gücünün başka merkezlere kayması, ticaret dengeleri, borçlanma ve finansallaşmanın sınırları, savaşların bitmeyen maliyeti ve içeride büyüyen sınıf gerilimleriyle aşınıyor. Bu aşınma, “daha az zor” değil, tersine “daha çok zor” üretir: Hegemonyası tartışıldıkça daha küstahlaşan, üstünlüğü sorgulandıkça daha pervasızlaşan bir saldırganlık…

Burada “dolar” meselesi özellikle öğreticidir. Uluslararası sermaye dolaşımında dolar hala merkezi konumdadır, ancak dün olduğu yerdedir diyemeyiz. IMF’nin resmi rezerv verileri, doların küresel rezervler içindeki payının 2025’in üçüncü çeyreğinde %56,92’ye gerilediğini gösteriyor. Bu tek başına “dolar bitti” demek değildir; fakat şunu anlayabiliriz: ABD’nin finansal üstünlüğü artık daha fazla sorgulanıyor, daha fazla çeşitlendirme eğilimi var. Üstelik mesele sadece rezerv payı değildir. ABD, dolar sistemini yaptırım, varlık dondurma, el koyma ve “ikincil yaptırım” sopasıyla bir savaş aracına çevirdikçe, diğer devletlerin ve sermaye fraksiyonlarının “risk yönetimi” refleksi büyümekte: Alternatif ödeme kanalları, rezerv çeşitlendirme, ticarette farklı para birimleri, altın stokları, merkeziyet siz para birimleri… Yani doların gücü, aynı zamanda ABD’nin bir sopasına dönüştükçe, o gücün siyasi maliyeti de artmakta. Bu, hegemonyanın özgüveninden çok hegemonyanın tedirginliğini ele verir.

Ve tam burada, baştaki “hafta sonu zamanlaması” yeniden anlam kazanır. Emperyalizm savaşını sadece cephede değil, bilanço tablolarında yürütür. Saldırının saatini, borsanın kapanışına göre ayarlar; piyasa kapandığı gibi halkların üzerine ölüm yağdırır. Hafta sonu, emekçinin nefesidir; emperyalist için ise operasyon fırsatıdır. Çünkü onların düzeninde hukuk da takvim de medya da piyasa da tek sadece tek bir şeye bağlanır o da kâr’dır.

Bu barbarlığın en çıplak örneklerinden biri Gazze’dir. Gazze’de “çatışma” diye paketlenen şey, bir halkın yaşam damarlarını kesmeye dönük sistematik bir kuşatma, soykırım ve yıkımdır: suyun, elektriğin, gıdanın, hastanenin hedef alınması; sivillerin “yan hasar” diliyle görünmez kılınması; bir toplumun geleceğinin topyekûn imhasıdır. Bu tabloda dökülen her damla kanda yalnızca tetiği çekenin değil; silahı gönderenin, parayı aktaranın, diplomatik korumayı sunanın da payı vardır. Emperyalizm cinayetini “güvenlik” sözcüğünün arkasına saklar. Oysa onların güvenliği sermayenin güvenliğidir; onların barışı mezarlık sessizliğidir.

Latin Amerika’da ise aynı düzen çoğu zaman bombayla değil, ambargoyla; ama gerektiğinde bombayla da iş görür. Venezuela bunun güncel, sarsıcı örneğidir. Ocak 2026’da ABD güçlerinin Caracas’ta düzenlediği askerî bir operasyonla Nicolas Maduro ve eşinin kaçırılıp ABD’ye götürüldüğü; sonrasında ülkede “geçiş” sürecinin dayatıldığı ve petrol ihracat gelirlerinin fiilen ABD denetimine alınmaya başlandığını haberlerden izledik-okuduk. Bu tablo, hukukun emperyalistler için ne anlama geldiğini göstermekte: Bir ülkenin egemenliği, bir gecede askeri güçle “yeniden düzenlenebilir”; sonra bunun üzerine “yargı”, “uyuşturucu ile mücadele”, “demokrasi” gibi başlıklar yapıştırılabilir. Ama gerçeğin çıplak dili şudur: Operasyon, rehin alma, yağma. Halkların iradesi tanınmaz; kaynaklara pervasızca Amerikan şirketleri için el konulur; ülke, tekellerin ve finans merkezlerinin istediği biçimde yeniden şekillendirilir.

İşte emperyalizmin bütün “yöntem zenginliği” burada toplanır: Bir yandan ambargo ve finansal boğma; öte yandan operasyon ve rehin alma, nihayetinde petrolün, gelirin, stratejik varlıkların denetimi. Emekçinin sofrasını küçültür, sonra “insani kaygı” diye konuşur. Önce nefesi keser, sonra “neden nefes alamıyorsun?” diye sorar. Bu nedenle Venezuela burjuva hukukunun en son ulaşacağı nihai düzeydir: Emperyalist düzen krizini yönetmek için daha açık zor kullanmaya yöneliyor.

Grönland meselesi de aynı pervasızlığın başka bir yüzüdür. Grönland’ı ilhak etmek gibi bir fikrin ABD siyasetinde rahatça dolaşıma sokulabilmesi, bir halkın ve bir coğrafyanın kaderini bir başka devletin “ulusal güvenlik” doktrinine ve sermaye ihtiyaçlarına tabi kılma küstahlığıdır. Toprak pazarlık konusu, halk devredilecek bir mal, egemenlik alınıp satılacak bir meta gibi ele alınır. Bu yaklaşımın özü şudur: Emperyalizm için ulusal bağımsızlık yalnızca kendi çıkarına uyduğu ölçüde tanınır; uymadığında tehdidi büyütür, şantajı normalleştirir, hukuku hiçe sayar.

Savaşın Faturası Halka; Kâr, Sermayenin Hanesine Yazılır

Bütün bu örnekler, İran’a saldırı, Gazze’de kuşatma, Venezuela’da operasyon, Grönland’ı ilhak teşebbüsü, büyük bir gerçeği yeniden hatırlatıyor: Emperyalist sistem derin bir kriz içindeyken daha saldırganlaşır. Kriz dönemleri, burjuvazinin hem içeride baskıyı artırdığı hem de dışarıda savaşı büyüttüğü dönemlerdir. Emekçilerin hak arayışına karşı “güvenlik” söylemi öne çıkarılır; birikim tıkanmasını aşmak için yeni yağma alanları aranır. Silah sanayisi şişerken yoksulluk artar; şirket karları büyürken emekçiler borçla yaşar, borsalarda kupon değeri yükselirken sofralar küçülür. Savaşın faturası her zaman halka kesilir; kar da her zaman sermayenin hanesine yazılır.

Bu nedenlerle emperyalist savaş karşıtlığı, yalnızca vicdani bir itiraz temelinde ele alınmamalı; doğrudan sınıfsal bir zorunluluk olarak sınıf savaşının bir parçası olarak görülmeli. Emperyalist savaş “sınır ötesinden bir haber” değildir. Burada zam olarak, vergi olarak, baskı olarak, güvencesizlik olarak geri döner. Savaşa ayrılan kaynak, eğitimden, sağlıktan, barınmadan çalınır. Gençliğe “gelecek yok” dayatılır; emekçiye “sabredin” denir; ama tekellere teşvikler, garantiler, ihaleler yağar. Savaş, içeride sömürü düzeninin disiplinidir. “Sus, itiraz etme, birlik ol; çünkü düşman var” derler. Düşman vardır ancak emperyalist kapitalist sistemden başkası değildir ve bu düğümü çözecek olan secdece ve ancak hedefi sosyalizm olan bir halk devrimidir.

Dolayısıyla görev açıktır: Dünyayı başta ABD emperyalizmi olmak üzere tüm emperyalist-kapitalist devletlerin başına yıkma zamanıdır. Bu yaşamı savunmanın tek yoludur. Emperyalizm var oldukça savaş bitmez. Sömürü düzeni var oldukça kuşatma, ambargo, yoksulluk, işgal, darbe tehdidi ve askeri tahkimat sürer. Barış masalları, bu düzenin çıkarlarına dokunmadığı ölçüde geçerlidir. Emperyalist savaşın kaynağı olan kar düzenine dokunmadan, bombaları durdurmanın kalıcı bir yolu yoktur.

Bu mücadelede pusula, “devletler arası denge” masalları değil; ezilenlerin ortak, tarihsel çıkarıdır. İran’da bombalanan da Gazze’de kuşatmayla boğulan da Venezuela’da operasyonla hizaya getirilmeye çalışılan da Grönland’da egemenliği pazarlık konusu edilen de aynıdır: işçiler, emekçiler, yoksullar, halklar. Sınırlar halkların kardeşliği için değil, tekellerin kar güzergahları ve nüfuz alanları için çizilir; bedelini ise kanıyla, yoksulluğuyla, göçüyle emekçi kitleler öder. Bu nedenle asıl ayrım şu devlet–bu rejim değil; emek ile sermaye ayrımıdır.

Peki ne yapmalı? Önce emperyalizmin ideolojik zırhını parçalamalıyız. “Güvenlik” dedikleri kimin güvenliği? “İstikrar” dedikleri kimin istikrarı? “Terörle mücadele” dedikleri kimin terörü? Emperyalizmin sözlüğünde işgal müdahale (!), ambargo diplomasi (!), sivil ölümü yan hasar (!) olur; soykırım bile “kendini savunma” diye pazarlanır. Biz bu kirli sözlüğü reddediyoruz. Bu savaşların bir hata değil, düzenin kendisi olduğunu haykırıyoruz: Kapitalist-emperyalist sistem krizini bombayla yönetir ve hegemonyasını zorla sürdürür. Açamadığı pazarı ise kuşatma ve darbelerle açar.

İkinci olarak, savaşın iç politika ile bağını görünür kılmalıyız. Savaş yalnızca sınır ötesine taşınan bir şiddet değildir; içeride sınıfa dayatılan bir disiplin rejimidir. Savaş bütçesi büyüdükçe ekmek küçülür; savaş çığırtkanlığı arttıkça grev yasakları, polis şiddeti ve örgütlenme düşmanlığı artar. Emekçiye kemer sık diyenler, aynı anda silah tekellerinin kasasını doldurur. Gençliğe tasarruf öğütleyenler, savunma adı altında yağmayı büyütür. Bu yüzden anti-emperyalist mücadele, aynı zamanda anti-yoksulluk ve anti-baskı mücadelesidir; sınıf savaşının doğrudan bir cephesidir.

Üçüncü ve belirleyici olan: Bu teşhiri örgütlü güce çevirmektir. Emperyalizmi kınamak yetmez, onun dişlilerine çomak sokmak gerekir. Çünkü emperyalizm bir dış olgu değil, küresel bir sistem olarak her ülkedeki yönetimlerle hareket eden bir küresel sömürü, yağma ve baskı düzenidir. Emperyalizme karşı mücadelenin doğrudan cephesi onunla iş birliği içindeki yerel emperyalist zincirin halkası olmuş olan sermaye düzenleri ve onları koruyan devletlerdir. İşyerlerinde, kampüslerde, mahallelerde; sendikalarda, öğrenci örgütlerinde, kadın ve ekoloji başta olmak üzere her tür özerk kitle örgütlenmesinde anti-emperyalist mücadele aynı zamanda NATO ya karşı mücadeledir. Çünkü emperyalist savaş yalnızca cephede değil; fabrikalarda, limanlarda, lojistik hatlarda, finans akışlarında ve propaganda aygıtlarında değil, emperyalizmin savaş örgütü olan NATO bağlaşıkları üzerinden yürür. Bu makineyi durduracak olan, emekçilerin birleşik eylemidir. Grevle, boykotla, teşhirle, sokakla ve ama özellikle dünya işçi sınıfı ve ezilenlerinin örgütlü ilişkisi ve dayanışmasıyla.

Son olarak enternasyonalizmi gerçek bir pratik hattına dönüştürmeliyiz. Emperyalizm uluslararasıdır; karşısındaki mücadele de enternasyonal olmak zorundadır. Sınıfın sınırları aşan örgütlü dayanışması güç kazandıkça emperyalizm gerilemek zorunda kalır. Çünkü onların kuvveti “haklılık”tan değil; NATO’nun zincirlerinden, üs ağlarından, finansın şantajından, ambargo rejimlerinden, silah tekellerinin karından ve yerli işbirlikçi sermaye kliklerinin hizmetkarlığından beslenir. Emperyalizmin dayanağı; anlaşmalar, kredi muslukları, istihbarat koridorları ve bombanın “meşru” sayıldığı bir zor düzenidir. Bizim dayanağımız zemini ise, aynı sömürü ilişkisi içinde birleşen işçinin, emekçinin, yoksulun ortak çıkar bilinci; sınıfın uluslararası ölçekte kurduğu bağlar, örgütlü öfkenin disiplinli eylem gücü.

Ve bu tarihsel bir dersin kendisidir. Uluslararası komünist hareketin güçlü olduğu, dünya ölçeğinde bir sosyalist kampın var olduğu dönemlerde de emperyalizm yine saldırgandı; ama bugünkü kadar açık, bugünkü kadar kuralsız, bu denli “bedelsiz” bir soykırım ve yağma siyasetine uluslararası çapta bu rahatlıkla girişebilir miydi? Bugün Gazze’de soykırımın göz göre göre sürdürülmesi; ambargolarla, tehdit-şantajların günlük siyasetin bir parçası olması; ilhak fikrinin “normal seçenek” gibi dolaşıma sokulması… Bunların her biri, saldırganın cüretinden çok, işçi sınıfının örgütlü gücün zayıflamasının sonucudur. Bu yüzden enternasyonalizm; bugünün pervasızlığını frenlemenin ve yarının hesabını sormanın zorunlu politik silahıdır.

Bugün bir kez daha görüyoruz. Emperyalizm hafta sonunu bile kana bulayacak kadar cüretkâr. Çünkü karşısında dağınık, umutsuz, örgütsüz bir kitle görmek istiyor. Oysa tarihin diğer yüzü şunu haykırır: Emekçiler birleştiğinde “yenilmez” görünenler yenilir. Kâğıttan kaplanlar bir çöp gibi buruşturulup bir kenara atılır, saraylar, saltanatlar çöker.

Bu yüzden sözümüz nettir: Ne gericiliğe teslim oluruz ne emperyalizmin bombalarına boyun eğeriz. Ne “büyük güç” masallarına nede “kurtarıcı” yalanlarına inanırız. Kurtuluş, halkların kendi ellerindedir; emekçilerin örgütlü gücündedir. Piyasaların huzuru için halkların kanını döken bu düzeni, başta ABD emperyalizmi olmak üzere bütün emperyalist-kapitalist güçleri; işçi sınıfının ve ezilen halkların birleşik mücadelesiyle eninde nihayetinde, tarihin çöplüğüne gönderecek olan tek güç işçi sınıfı ve ezilenlerin örgütlü gücüdür. Bu kuvveti birleştirmek ve harekete geçirmek her devrimcinin amasız sorumluluğu ve zorunluluğudur…

Kaynak/Halkın Günlüğü



Mart 2026
PSÇPCCP
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
3031 

More in Editörün Seçtikleri