Connect with us

Editörün Seçtikleri

“Her Sınıf Kendi Aydınına Ağlar”

Tehlike sadece burjuvazinin liberal, oportünist ve pragmatist “aydınları” değil. Burjuva kuşatmanın etkisi altında kalan sözde sosyalist aydınlar da burjuvazi tarafından düşürüldükleri tuzağın çanlarını çalmaktadırlar. AKP’nin dinci, hatta şeriat arzulu rejim talebine karşılık bu “sosyalist aydınların Kemalist damarları kabarmaktadır.

yazı1

Geçen ay, “aydın” veya “filozof” olarak uluslararası alanda bilinen tanınan İlber Ortaylı ve Alman kökenli Filozof Jürgen Habermas yaşamlarını yitirdiler. “Filozof” veya “aydın” olarak bilinen bu iki isimden Imanul Kant felsefesine yakınlığıyla bilinen Habermas, İsrail’in, Filistin’e yönelik soykırımcı saldırıları karşısında hiç düşünmeden açık bir biçimde İsrail yanlısı bir tutum almıştı. İlber Ortaylı ise faşist TC’nin resmî ideolojisinin akıl babalığını yapıyordu. Bu iki “filozof”un, ikisi de emeğin, emekçinin değil, sermayenin, sermayedarın dizinin dibinde oturuyorlardı.

Bu sayımızda, uluslararası basında çokça konuşulan bu ikili üzerinden sınıfın aydın meselesi; felsefenin egemen ideolojiyle kurduğu ilişkiyi biraz irdelemek istedik. “Her Sınıf Kendi Aydınına Ağlar” başlığını da bu yüzden seçtik. Çünkü, bu ikilinin ismini bile duymayan, bilmeyen, bunlar ve bunlar gibi “aydınların” ideolojik algı operasyonlarından etkilenen emekçi yığınlarının olduğu bir gerçek. Öte yandan hâkim sınıf ideolojisiyle kendisini şekillendirmiş olanlar içinde bunlara ağlayanların olduğu da ayrı bir gerçek. Biz, halka zulüm edenlerin yanında saf tutanlar için elbette ki ağlamadık. Ama, yaşam hakkına olan saygımızdan ötürü, “iyi ki” de göçüp gittiler de demedik, deme gereği de duymuyoruz. Bunlarla olan kavgamız fiziki anlamda fiili bir kavga değil, ideolojik bir kavgadır.

Aydınların Bilimsel ve Gerçek Temelli Sorumluluğu

Aydınlar veya filozoflar, eğer bu kimliklerini hakkıyla taşıyacaklarsa her şeyden önce düşüncelerini, tezlerini bilimsel bir zemine oturtmak zorundadırlar. Yani var olmayan hayal ürünleriyle değil, gerçeklerle yüzleşmek durumundadırlar. Marksist literatürde aydınlar, gerçek ile gerçek olmayan arasındaki ideolojik mücadelede kritik bir rol üstlenirler. Devrimci aydınlar, sistemin yarattığı burjuva ideolojisinin kırılması ve işçi sınıfının dünya görüşünün yayılması için ideolojik mücadele yürütmeyi asli görev bilirler. Bunun için, “burjuva aydınlanmacılığı” denilen bu kesimden kopup, devrimci sınıfın çıkarlarıyla bütünleşmenin gerekliliğini bilir ona göre davranırlar. Bu sadece entelektüel bir ideolojik mücadele yürütme anlamı taşımamaktadır. Dahil olduğu sınıf mücadelesinin aktif bir bireyi ve ideolojik saflaşmada kesin olarak yerini bilen ve ona göre tavizsiz ideolojik mücadelesini sürdüren bir militan aydın olması anlamını da taşımaktadır.

Meseleye böyle bakıldığında, aydınları da yaptıkları işlere, ideolojik şekillenişlerine göre sınıflandırmamız gerekir. Tıpkı ana sınıf olarak burjuvazi ile proletarya gibi. Bu iki ana sınıf arasında kalan ve her an değişebilecek, ana sınıflardan birine (esas olarak da işçi sınıfına) eklemlenecek ara tabakalar nasıl var ise; aydınlarda da durum aynıdır. Burjuva aydınlar ve devrimci aydınlar. Yine, bunlar arasında çeşitli renk ve tonlarda yalpalayanlar, ama sonuçta bir ana akıma hizmet edenler var.

Burjuva aydınları; mevcut sistemin sürdürülmesi için, egemen ideolojiyi tekrar tekrar üretirler. Amaç, egemen sınıfın iktidarda kalabilmesi ve kitlelerin bilinçlenmesini engellemektir. Devrimci aydınlar ise; küçük bir azınlığın çıkarlarını temsil eden burjuva ideolojisine karşı, işçi sınıfının ideolojisini savunur, sınıfın yanında yer alır ve Marksizm’in bilimsel dünya görüşünü yaygınlaştırırlar. Bu iki ana akım ideoloji arasında yalpalayanların olduğunu, sınıf mücadelesinin seyrine göre gitgeller yaşadıklarını hatırlatmamıza gerek bile yok. İspatlanmış, deneylenmiş şeylerin, durumların tekrar tekrar ispatlanmaya ihtiyacı yoktur. Tıpkı sınıfsal yalpalamada olduğu gibi. Zaten, sınıfına ihanet etmediği sürece her aydın kendi sınıfının ideolojisinden beslenir ve ideolojik gıdasını alır. İnsanlık tarihi, bu durumun en bilindik tarihidir. Bu tarih, kendi karanlığı içinde pek çok dönüşümlerin yaşandığı, pek çok mücadele biçimleri sonucu “aydınlanma” metaforlarının ortaya çıktığı bir tarihtir.

Aydınlanma Süreci ve Tarihsel Kökenleri

Eğer, tarihten felsefeye, sanattan edebiyata, üretim biçimlerinden toplumsal değişimlere kadar olan gelişmelerden, “aydınlanma” süreçlerinden söz edeceksek, (ki bu süreç ta antik Yunan mirası olan Mitos’dan Logos’a kadar uzanır) çok uzaklara gitmeden, 1688’de İngiliz burjuvazisi ile, feodal beyler arasında yaşanan mücadeleden ve İngiliz devriminden, 1789 Fransız devrimine kadar uzanan sınıf mücadelelerinden ve yarattığı değişimlerden başlamak gerekir. Devamla, 18. yüzyılı kapsayan ve Batı Avrupa’yı etkisi altına alan, sanatta, edebiyatta, felsefede yeni çığırlar açan bir düşünsel “devrimlerden” söz etmek gerekir. Yani, bütün bu yaşanan gelişmeler, kendiliğinden rast gele ortaya çıkan veya tesadüfi durumlar değildir. O dönem, Kant, Locke, Voltaire, Helvetius gibi düşünürler, yaşanan hızlı değişimlerden de etkilenerek, bu süreci “akıl çağı” olarak görüp değerlendirdiler. Bu bakış açısı, bir yandan metafizikten kopuşu temsil ederken, öte yandan idealizmden bir bütün olarak kopamamanın da bakış açısıydı. Çünkü, her şeyin başı “akıl” olunca, maddenin belirleyiciliği, birbiriyle olan etkileşimi unutuluyordu. Örneğin, Kant’a göre, aydınlanmanın biricik yolu, “aklını kendin kullanma cesaretini göster”den geçiyordu. Ya da o çağın ünlü düşünürleri, “doğrunun ve yanlışın tek kriterinin tanrısal vahiy ya da dogma değil, akıl olduğunu, insana ve doğaya dair her şeyin akılla açıklanabileceğini” düşünüyor ve savunuyorlardı. Bu düşünüş, tanrısal vahiyden, yani tanrısal aklı, insan aklının önüne koyan skolastik felsefeyle bir hesaplaşma ve metafizik düşünüşten uzaklaşmanın önemli bir başlangıcı olarak değerlendirilebilinir.

İşin doğrusu, Engels de ideolojik çatışkıların yoğunluk kazandığı bu dönemi böyle değerlendiriyor. Yani, dinin, toplumsal gelişmelerin, doğa bilimlerinin, bilindiği kadarıyla uzayın ciddi eleştirilere tabii tutulduğu bir dönem olduğunu belirtir. Aklın, her şeyin belirleyici tek ölçütü olarak kabul gördüğü; buradan hareketle baskının, ayrımcılığın, hurafeciliğin yerine, sonsuz adalet, sonsuz doğru ve insan haklarının geçirileceği yüksek sesle aydınlanmacılar tarafından dillendirilmeye başlanmıştı. Ama sadece düşünmek ayrı bir şey, hayatın gerçekleri bambaşka bir şeydir. Nihayetinde bu düşünceler, aklın belirleyiciliği, kapitalizmin örülen özel mülkiyetçi duvarlarıyla karşılaşınca anlamını yitirip burjuva kalıplara bürünüyordu. Konuya ilişkin Engels’in şu eleştirisini aktarmakta fayda var. “Bugün biz bu akıl imparatorluğunun burjuvazinin idealize edilmiş imparatorluğundan başka bir şey olmadığını; bu sonsuz adaletin gerçekleşmesini burjuva adalette bulduğunu; bu eşitliğin yasalar önünde burjuva eşitliğe indirgendiğini; burjuva mülkiyetin temel insan haklarından biri olarak ilan edildiğini ve akıl devletinin (…) bir burjuva demokratik cumhuriyet olarak doğduğunu ve ancak öyle doğabileceğini biliyoruz.” der Engels. (Sosyalizmin Ütopyadan Bilime Gelişmesi / saf. 46) Marks’ın şu tespiti ise, ideolojik alanda sürdürülen tartışmaların adeta tuzu biberi olur. “Önemli olan dünyayı yorumlamak değil, değiştirmektir.”

Aydınlanma çağı ve bu çağın aydınları, filozofları, aslında her şeyin kendisine ait olduğunu söyleyen, tanrının yer yüzündeki temsilcisi olduğu iddiasında bulunan kralların iktidarlarını devirip, kurulan burjuva iktidarların bilinçli veya bilinçsiz ideolojik temsilciliğini yapıyorlardı. Çünkü, bu aydınların, sınıf olarak ilk kez ortaya çıkan ve feodal despotizmle mücadele eden burjuvazi ile ortak yanları vardı. En azından burjuvazi, kralın tanrının yer yüzü temsilciliğine karşı çıkıyordu. Köylü isyanlarını arkasına alabilmek için insan haklarından, demokrasiden vs. söz ediyordu. Buna tav olan aydınlanmacılar, burjuvazinin önündeki engelleri siyasi, ideolojik ve politik olarak bir bir yıkıyorlardı. İşin doğrusu, başarısız da sayılmazlardı. Kralın ve kilisenin kutsiyeti pul pul dökülüyordu. Bir yandan felsefi düzlemde hümanizm ve rasyonalizmi biçimlendiren, öte yandan kapitalist toplumun üst yapısının düzenlemesini sağlayan Rönesans ve reformlar yolu ile düne göre daha ileri bir toplumsal üretim ilişkilerine ve toplumsal iş bölümüne giriliyordu. Feodal toplumda görülmeyen insan haklarının ilk tohumları atılıyordu. Bunlar, kanlı bir mücadelenin yarattığı sonuçlar olarak ortaya çıkıyordu. Kapitalizmin yeşerdiği bu tarih, burjuva demokratik devrimleri tarihidir. Aydınlanmacı filozoflar ve aydınlar ise bu tarihi anın ideolojik ve siyasi ağını örüyorlardı. Yani, işçi sınıfı ve ezilen dünya halklarının baş belası olacak olan burjuvazinin önüne çıkabilecek engelleri temizleme gayreti içine giriyorlardı. Örneğin; E. Durkheim, din meselesi üzerinde yoğun bir biçimde durur. Katı kurallarla beslenen bir din anlayışının yerine, seküler yeni bir din anlayışını savunur. Amaç çok açıktır. Sınıfsal mücadelelerin yükseldiği bir dönemde, “tehlikeli sınıfların” yıkıcılığını kontrol altına almak, oluşacak yeni sistemle isyancı kitleleri uyumlu hale getirmek ve iktidara gelecek olan burjuvazinin ideolojik hegemonyasını inşa etmek içindir.

Felsefi Tartışmaların Siyasal Arka Planı

O dönem, tartışmalar her ne kadar felsefi alanda ağırlıklı olarak tanrı ve din üzerinden yürütülen tartışmalar olsa da aslında tartışmaların içeriği esas olarak siyasal içerikli mahiyetler taşıyordu. Din üzerinden yürütülen tartışmalar, yapılan eleştiriler ideolojik mücadelenin başlama noktası olarak düşünülebilir. Çünkü tartışmalar, uhrevi dünyadan çok yaşanan gerçek dünyanın sorunlarıyla yakinen ilintilidirler. Örneğin; dinle başlayan tartışmaların merkezine, Prusya Devrimi’nin niteliği veya Fransa’daki İngiltere’deki devrimler, Avrupa’daki toplumsal değişim ve dönüşümler istense de istenmese de gelip oturuyordu.

Bilimsel Diyalektik düşüncenin yaratıcıları Marks ve Engels ile dönemin aydınlanmacı aydın ve filozofları arasındaki ideolojik mücadele, demirin tavında dövülmesi misali olgunlaşarak, aynı zamanda şiddetlenerek sürüyordu. Marks ve yoldaşı Engels kendi bilimsel diyalektik düşüncelerini A. Smith, Ricardo, Hegel, Feuerbach gibi dönemin aydınlanmacı olarak bilinen aydınların tezlerinden hem yararlanmış hem de eleştirerek diyalektik ve tarihi materyalizm alanında, işçi sınıfı ve emekçilerin lehine aydınlık bir pencere açmışlardır. Açılan bu pencere sayesindendir ki aydınlar arasındaki söz dalaşının yerini ya da sözde burjuvaziye karşı mücadele, soyut ideolojik düşünsel alandan, pratik mücadele, yani eylem alanına taşınmıştır. Bu durum proletaryanın hem düşünsel olarak hem de örgütsel olarak silahlanması anlamını taşır. Yürütülen siyasi ve ideolojik mücadeleler sonucudur ki o güne kadar baş aşağı duran ve egemen sınıfların lehine olan idealist felsefi düşünceler, ayakları üzerine dikilerek, bilimsel sosyalizmin teorik temelleri durumuna sokulmuştur. Bir anlamıyla, idealistlerin o günden bugüne, tekrarlayıp durdukları ve gerçeklerden kopuk dogmalardan oluşan tarih anlayışları da tarihin çöplüğüne gömülmüştür.

Sosyalizm dışındaki sınıflı toplumların, üretim ilişkileri ve üretim güçleri bakımından en gelişkin biçimini oluşturan kapitalizm, kendi işleyiş yasalarından kaynaklı olarak tarihinin en önemli krizlerinden birini yaşıyor. Bu kapitalist-emperyalist sömürü sisteminin işleyiş yasalarını görmemezlikten gelen günümüz “aydın” ve sözde “filozoflarının aksine, Marks ve bilimsel sosyalizmin savunucusu aydınlar, sistemin bütün işleyiş yasalarının temel ilkelerini çözümlemiş ve bu ahlaksız sömürü çarkının sırlarını ifşa etmişlerdir. Marksist aydınlarla, burjuva “aydınlar” arasındaki ideolojik mücadele, elbette ki sadece mevcut sistemin işleyiş yasalarının gizemlerini deşifre etmekle sınırlı değildir. İnsanlık tarihinin mücadele serüvenini ve bu tarihsel serüven sürecinin çözümlemedeki yol ve yöntemleri üzerine de ciddi mücadeleler yürütüldü. Denilebilir ki MLM, insanlık tarihinin bilimsel bir yöntemle çözümlenmesinin biricik yol ve yöntemidir. Burjuva aydınlarının sistemi ayakta tutma ve maskeleme çabalarıyla mücadele edebilmek için, Marksizm’in insanlık tarihinin gelişim sürecine dair sunduğu tüm bilimsel verileri diyalektik materyalist bir bakış açısıyla kavrayıp uygulamak gerekiyor. İşçi sınıfı ve ezilen halkların kurtuluşu için Marksist ilkeler ışığında, emperyalist sistemin reel durumunu, yani günümüzün özgün koşullarını çözümlemek Marksist aydınların en önemli sorunu olarak önümüzde durmaktadır. Çözüm, hiç kuşku yok ki burjuva aydınlarının ileri sürdükleri argümanlarda değil, bilimsel dünya görüşü olan Marksizm’dedir.

Gerçekten de önemli tarihsel bir süreçten geçiyoruz. Bu süreç, Lenin’in yıllar önce işaret ettiği, emperyalizmin tükeniş sendromunu yaşamaya başladığı ve krizleriyle çürümüşlüğünü açıkça ilan ettiği bir süreçtir. Tam da bu noktada, nasıl ki burjuvazinin çanak yalayıcısı sözde aydınlar, sistemi ayakta tutabilmek için ideolojik cilalama- boyalama, algısal operasyonlarına girişiyorlar ise, Marksist aydınlar da bu emperyalist- kapitalist krizlerin toplumsal bunalımların doğru çözümlemelerini yaparak, devrimlerin yolunu bir fener gibi aydınlatmak durumundalar. Marksizm, tam da günümüzün ihtiyacı olandır. Yani, somut şartların somut tahlili. Bu olmadan, yozlaşmanın diz boyu yaşandığı; toplum, burjuvazi tarafından her yönü ile ahlaksızca kuşatıldığı bu karanlık dehlizlerden çıkış yolunu bulmakta zorlanacaktır.

Sosyalist Maskeli Burjuva Aydınlar

Tehlike sadece burjuvazinin liberal, oportünist ve pragmatist “aydınları” değil. Burjuva kuşatmanın etkisi altında kalan sözde sosyalist aydınlar da burjuvazi tarafından düşürüldükleri tuzağın çanlarını çalmaktadırlar. AKP’nin dinci, hatta şeriat arzulu rejim talebine karşılık bu “sosyalist aydınların Kemalist damarları kabarmaktadır. Çünkü bunlara göre, “Kemalizm tarihsel olarak büyük bir aydınlanma hamlesidir.” Önemli bazı reformların yapıldığı elbette inkara gelmez. Ancak, cumhuriyetin kurulduğundan bu yana, Kemalist iktidar, farklı inanç, milliyet ve uluslara yönelik baskı, şiddet ve katliam politikalarını, işçi sınıfı ve ezilen kitleler üzerinde uyguladığı sömürü çarkını hep, “aydınlanma”, “çağdaşlık” adı altında gerçekleştirmiş, emperyalistlerle olan bağımlılık ilişkilerini bunlarla maskelemiştir. Ne yazık ki kendisine sosyalist diyen bir kısım “aydın” da bu sözde “aydınlanma”, “çağdaşlık”, “ilericilik” veya “laiklik” tuzağına düşmüş ve bunu kendilerine kalkan etmekten çekinmemişlerdir.

Komünistler elbette halkın lehine olan reformlar için de mücadele ederler. Bunda herhangi bir sorun yok. Anca reformizmi kendilerine kalkan edinmezler. Hele de ideolojik mücadelede en ufak bir geri adım atmazlar. Marks, Hegel’in diyalektiğini reddetmedi. Ama idealizmiyle de uzlaşmadı. Savunduğu diyalektik düşüncelerinden ötürü, Hegel’i göklere çıkartmadı, tam aksine tepe taklak duran Hegel’i ayakları üzerine dikti. Kemalistlerin reformlarını, güdük anti emperyalist yanlarını olumlayalım; ya peki işlenmiş onca suçun, ırkçılığın, halka olan düşmanlığın üzerine kalem mi çekelim. Bugün sözde sosyalist aydınların yaptığı tam da bu bir kısım reformlara kurban edilen ideolojik ve siyasal teslimiyettir. Şu bir gerçek ki devletle olan ilişkisini köklü bir şekilde kopartmayan aydın, devrimci aydın olma sıfatını taşıyamaz. Birileri kendine aydın diyecekse eğer, hâkim olan burjuva sınıfın değil, halkın beyni, gözü, kulağı olmak durumundalar. Halk kendi aydınını kendi yanında görmek ister. Kitleler yanında olmayan aydına, aydın demez ve zulmün çarkına çomak sokmayanlar için de göz yaşı dökmez.

Bu yazı Halkın Günlüğü Gazetesi‘nin Nisan-2026 tarihli 59. sayısında yayımlanmıştır.



Nisan 2026
PSÇPCCP
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
27282930 

More in Editörün Seçtikleri