Connect with us

Editörün Seçtikleri

Nazilerin İnfaz Ettiği 200 Komünist: O Fotoğrafların Ardındaki Hikaye

1 Mayıs 1944 gerçekleşen 200’lerin İnfazı’nı, Atina’nın ‘göbeğinde’ yaşanan tekil bir vahşet anı olarak değil, çok daha geniş bir siyasal mühendisliğin düğüm noktası olarak düşünmek gerekir.

Yunanistan’da gündem Nazi işgali sırasında Yunan komünistlerine yönelik ‘Kesaryani’ katliamının yeni ortaya çıkan belgeleri. 200 komünistin infazına ait net görüntüler geçtiğimiz hafta gündeme geldi.

Başları dik ölüme giden bu 200’lerin fotoğrafları, Türkiye’de de bu sebeple çok konuşuldu. Fakat hikayenin asıl dikkat çekici tarafı satır aralarında saklı. Nazilerin infaz günü olarak 1 Mayıs’ı tercih edişleri, kurşuna dizilen komünistlerin aslında Yunanistan’daki Metaksas diktatörlüğü döneminden beri tutuklu bulunmaları ya da belleğin ta kendisinin bir internet sitesinden ‘satışa çıkartılabiliyor’ oluşu… Kavel Alpaslan, tüm bunları konu üzerine çalışan tarihçi-yazar Aytek Soner Alpan ile konuştu.

İnfaz edilen komünistlerin hikayesi Nazilerden önce başlıyor

Bize biraz 200’lerin infazını açıklayabilir misiniz? 1 Mayıs gibi sembolik öneme sahip bir günde, Atina’nın göbeğinde gerçekleşen bu olay nasıl yaşandı? 

‘200’lerin İnfazı’ hakkında konuşmaya başlarken bir dizi milat belirlemek mümkün; ancak en doğrudan milat, sanırım 27 Nisan 1944’teki Molaoi Baskını’dır, diyebiliriz. Yunanistan’ın İtalya, Bulgaristan ve Almanya tarafından işgal edildiği dönemde, Komünist Enternasyonal’in birleşik cephe stratejisi çerçevesinde Yunanistan Komünist Partisi’nin (KKE) örgütlediği Yunan Halk Kurtuluş Ordusu’nun (ELAS) Teğmen Manolis Stathakis komutasındaki birlikleri, Molaoi–Sparta yolu üzerinde bir Alman askerî konvoyunu son derece başarılı bir operasyonla pusuya düşürdü. Saldırıda 41. Kale Tümeni Komutanı Tümgeneral Franz Krech ile maiyetindeki üç subay öldürüldü; beş Alman askeri de yaralandı.

Almanların bir süredir direnişi kırmak ve yayılmasını engellemek amacıyla uyguladığı misilleme politikası uyarınca tepkileri son derece sert oldu. Bu politika, direnişin öldürdüğü her Alman askeri karşılığında çok daha fazla sayıda sivilin idam edilmesini öngörüyordu. 1943’ten sonra Yunanistan’ın hemen her yerinde, yol kenarlarındaki ağaç dallarından sarkan cesetler neredeyse gündelik hayatın parçası hâline gelmişti. 30 Nisan’da, tüm basın organlarında Yunanistan Askerî Komutanı imzasını taşıyan bir emir yayımlandı: 1 Mayıs’ta 200 komünist idam edilecek; ayrıca Molaoi–Sparta yolu üzerindeki yerleşim yerleri dışında bulunan tüm erkekler infaz edilecekti. Bildiride, ‘Yunan gönüllülerin’ halihazırda 100 komünisti öldürdüğü de belirtiliyordu.

Açıklamadaki ‘gönüllüler’ ifadesi Mora Güvenlik Taburları’na mensup, Krech’in yakın dostu Dionysios Papadogonas’ın emrindeki işbirlikçileri anlatıyor. Bu açıklama iki kritik hususu sözler önüne sermesi açısından da önemli: Bunlardan birisi infaz edilecek 200 kişinin komünist kimliğinin vurgulanması, ikincisi, Yunan toplumunun bazı kesimlerinin işgal güçleriyle açık işbirliği içinde olduğu gerçeği. Bunların neden önemli olduğunu birazdan açıklamaya çalışacağım.

İnfaz için seçilen 200 kişinin neredeyse tamamı, daha Metaksas diktatörlüğü döneminden beri tutuklu bulunan KKE üyeleriydi. Ioannis Metaksas tarafından kurulan ve ‘monarkofaşist’ olarak nitelendirebileceğimiz rejim, 1937’den itibaren komünistleri Akronafplia Kalesi’ne, Korfu’ya ve Ege’nin kurak adalarına sürerek hapsetmişti.

Burada bir parantez açayım müsadenizle: Metaksas’ın antikomünist taarruzuna giden yolun taşları, aslında 1929’dan itibaren Liberal Parti, yani Eleftherios Venizelos iktidarı döneminde döşenmeye başlamıştı. Bu dönemde antikomünizm, müesses nizamın başlıca ideolojik dayanaklarından biri haline gelmiş; devlet aygıtı da bu eksende yeniden şekillenmeye başlamıştı. Dolayısıyla ortaya çıkan bu fotoğraflar özelinde Nazileri/Almanları fail olarak gördüğümüz ‘an’, kronolojik olarak hem öncesine hem sonrasına, ideolojik olarak da faşizm ve Nazizm’in ötesine taşan bir anlam içeriyor. Bu anlam, iki savaş arası dönemin liberalizminden, İngiltere’nin Yunan İç Savaşı’nda antikomünist cepheyi destekleyen belirleyici rolü üzerinden savaş sonrası ortaya çıkan sosyal demokrat uzlaşıya kadar uzanıyor. Bu farklı bağlamları ve aktörleri birbirine bağlayan temel eksenin antikomünizm olduğu da özellikle vurgulamak isterim. Bu başlı başına ayrı bir tartışmanın konusu olduğundan daha fazla dağıtmadan devam edeyim.

Yunanistan 1941’de teslim olduğunda, zaten neredeyse birer ‘toplama kampı’nı andıran koşullarda tutulan yaklaşık 600 komünist bu kez Nazilere teslim edildi. Akronafplia mahkûmlarının 200’ü Katuna, Voniça ve Korfu’daki kamplara; 300’ü ise Larissa–Trikala hattına sevk edildi. 6 Haziran 1943’te Larissa’da 106 direnişçi, Kurnovo’daki Yunan Kurtuluş Cephesi’nin eylemine misilleme olarak kurşuna dizildi. Yannis Riços’un ‘106 Aziz’ şiiri bu olayı anlatır. 8 Eylül 1943’te İtalya’nın teslim olmasıyla denetimi bütünüyle ele alan Almanlar, Larissa’daki ‘Akronafpliyotes’ grubunu Haydari Toplama Kampı’na nakletti. İşte 1 Mayıs 1944’te Kesaryani’de ölüme yürüyecek olanlar, bu güzergâhlardan geçerek Haydari’ye ulaşan o komünistlerdi.

Fotoğraf: SS teğmeni Karl Fischer, Haydari Toplama Kampı’nın komutanı.
Fotoğraf: SS teğmeni Karl Fischer, Haydari Toplama Kampı’nın komutanı.

‘İnfaz tarihi bilinçli bir siyasi gösteriydi’

Yunanistan için bu olayı diğer infazlardan ayıran özellik nedir? Nasıl bir tarihsel öneme sahip?

Kesaryani vakasını önemli kılan, esasen Nazilerin artık yenilgiyi enselerinde hissettikleri, kontrolü de giderek yitirdikleri bir anda gerçekleşmiş olması. Unutmamak gerekir ki, bu olaydan beş ay sonra, Ekim 1944’te, Almanlar Atina’yı boşaltacak. Tam da bu ‘geri çekilme eşiği’, olup biteni yalnızca bir misilleme refleksi olmaktan çıkarıp belirgin bir siyasal hesaplaşmanın ve stratejinin parçası haline getiriyor. Yenilgiyi sezen Almanların aynı zamanda açık bir siyasal saikle hareket ettiklerini görüyoruz: Kendilerinden sonra EAM’ın, yani aynı anlama gelmek üzere komünistlerin, Atina’nın ve tüm Yunanistan’ın idaresini ele alacağını öngörüyor; bu ihtimali zayıflatmak için son ana kadar ‘dengeyi’ kendi lehlerine kurmaya çalışıyorlardı.

Bu nedenle bu dönemdeki misilleme siyaseti yalnızca basit bir cezalandırma mekanizması değildi. Aynı zamanda savaş sonrası güç ilişkilerini biçimlendirmeye dönük çok yönlü bir müdahale olarak işliyordu. Amaç, direnişin toplumsal meşruiyetini kırmak, kadrolarını budamak ve mümkünse karşı cepheyi, yani işbirlikçi unsurları ve antikomünist blokları tahkim etmekti. Kesaryani’deki infaz bu stratejik arka plan içinde, geri çekilmenin eşiğindeki bir işgal gücünün ‘son söz’ü olarak okunmalıdır. Çünkü burada verilen mesaj, ‘misilleme yaptık’tan ibaret değil; “Denklemden biz çıksak bile, kimin o denklemde kalacağına biz karar vereceğiz” gibi bir anlam ve antikomünist bir takıntı içeriyordu.

Tam bu noktada 200 sayısının altını özellikle çizmek gerekir. Nazi işgal rejiminin misilleme pratiğinde yüksek oranlar görülse de tek seferde ve başkentte, üstelik 1 Mayıs gibi sembolik bir tarihte 200 kişinin infaz edileceğinin ilan edilmesi olağan bir ‘karşılık’ değil, bilinçli bir siyasal gösteriydi. Bu sayı, yalnızca Molaoi’de öldürülen bir generale verilen orantısız bir cevap değil; Atina’ya, direnişe ve özellikle komünist harekete yöneltilmiş kitlesel bir gözdağıydı. Amaç, tek tek bireyleri cezalandırmaktan çok, direnişi mümkün kılan toplumsal zemini ‘topyekûn kırmak’, geride bir korku eşiği ve güç boşluğu bırakmaktı. Bu yüzden Kesaryani, askerî geri çekilmenin hemen öncesinde sahnelenen, savaş sonrasına uzanan bir siyasetin en çıplak vitrini haline geldi.

Hazır yeri gelmişken, Kesaryani konusuna da açıklık getireyim. Bugün kentin merkezine yakın sayılabilecek bir belediye olan Kesaryani, o dönemde kentin çeperinde yer alan bir muhacir yerleşimiydi. 1920’li yıllarda Anadolu ve Trakya’dan gelen muhacirler, önce çadırlar, ardından da, Yunancada paranga denilen derme çatma ahşap yapılarla bu bölgeyi fiilen iskâna açtılar. Mülteci Yardım Fonu’nun sınırlı sayıda konut inşaatı söz konusu olsa da Kesaryani, ağırlıklı olarak muhacirlerin yaşadığı, bizdeki tabiriyle bir “gecekondu bölgesi” haline geldi. 1920’lerin sonuyla birlikte Mülteci İskân Komisyonu’nun planladığı konut projeleri ve muhacirlerin kooperatifleşme çabaları sayesinde bölge, giderek daha planlı bir yerleşime kavuştu.

Fotoğraf: 1940’ların ortalarında dahi Kesaryani’nin büyük bir bölümü bu görünümdeydi.
Fotoğraf: 1940’ların ortalarında dahi Kesaryani’nin büyük bir bölümü bu görünümdeydi.

Bu dönüşüm sürerken, infazların gerçekleştiği Atış Talim Alanı (Skopeftiryo) da bölge tarihinin bir parçası haline geldi. Burası, Yunan Ordusu’nun 1920’lerde gayriresmî olarak kullandığı bir poligon bölgesiydi. Ancak Kallithea’daki resmî atış talim alanı muhacir iskânı için istimlak edilince, tesis resmî olarak Kesaryani’ye taşındı. Bu da aslında ayrı bir mücadele hikâyesidir; çünkü bölgeye yerleşen ve kısıtlı imkânlarla hayata tutunmaya çalışan muhacirler, mahallelerinin yanı başında askerî bir tesisin kalıcılaşmasına uzun süre direnmiş; tesise karşı örgütlenerek eylemler düzenlemiş ve tepkilerini yıllarca sürdürmüşlerdir. Ama konuyu dağıtmayayım.

Tahmin edileceği üzere, diğer muhacir mahalleleri gibi Kesaryani de esasen bir işçi mahallesiydi. Bu nedenle 1920’lerin ikinci yarısından, özellikle de 1930’dan itibaren KKE’ye desteğin düzenli olarak arttığı bir yerleşimden söz ediyoruz. Daha sonra faşizme karşı direniş ve İç Savaş döneminde bu mahalle sakinlerinin pek çoğunun EAM-ELAS’ı ve Demokratik Ordu’yu (DSE) aktif biçimde desteklemiş olması da bu açıdan tesadüf değildir. Yani konumuz açısından bir diğer milat, Anadolu’dan Yunanistan’a yönelen ve tüm toplumsal yapıyı kökten değiştiren muhacir akınının başladığı 1920’li yıllar kabul edilebilir.

Fotoğraf: Kesaryani’de Halk Kurtuluş Cephesi EAM’ın kuruluşunun 3. yılı kutlamalarında düzenlenen geçit töreninden (27 Eylül 1944).
Fotoğraf: Kesaryani’de Halk Kurtuluş Cephesi EAM’ın kuruluşunun 3. yılı kutlamalarında düzenlenen geçit töreninden (27 Eylül 1944).
Fotoğraf: 1944 yılının Aralık ayında, “Dekemvriana” olarak adlandırılan ve ELAS ile İngiltere’nin askerî ve istihbarî desteğini alan hükümet kuvvetleri arasında yaşanan çatışmalar sırasında Kesaryani’deki ELAS güçleri
Fotoğraf: 1944 yılının Aralık ayında, “Dekemvriana” olarak adlandırılan ve ELAS ile İngiltere’nin askerî ve istihbarî desteğini alan hükümet kuvvetleri arasında yaşanan çatışmalar sırasında Kesaryani’deki ELAS güçleri

200’lerin İnfazı’nın ardından, Nazilerin direnişin özellikle güçlü olduğu muhacir mahallelerini sindirmeye yönelik kuşatma ve toplu gözaltı uygulamaları sistematik bir hal aldı. Örneğin 16 Haziran 1944’te Kesaryani ablukaya alındı; Alman güçleri ve işbirlikçilerden oluşan ‘güvenlik taburlarının’ geniş katılımlı operasyonları; giriş-çıkışların yasaklanması, aramalar, toplu tutuklamalar ve yargısız infazlarla devam etti. 1944 yazı boyunca benzer baskın ve ablukaların tekrarlandığını biliyoruz. Tanıklıklar, Kesaryani’nin Eylül 1944’e kadar çok sayıda baskına maruz kaldığını doğruluyor. Bu kuşatma, baskın ve kolektif cezalandırma düzeni yalnızca işgal yıllarının karanlık bir sayfası olarak kalmadı; Atina’nın savaş sonrasına devreden gerilimlerini de besleyen bir zemin yarattı. Aralık 1944’te patlak veren Dekemvriana (Atina Muharebesi), Alman işgalinin sona ermesinin hemen ardından Atina’da EAM-ELAS güçleri ile İngiliz destekli hükümet kuvvetleri arasında yaşanan ve kısa zaman içinde iç savaşa dönüşecek olan silahlı çatışmalar dizisiydi. Bu esnada Kesaryani’nin “Atina’nın Stalingrad’ı” olarak anılması boşuna değildi.

Fotoğraf: 29 Aralık 1944’te “Kesaryani’nin düşüşü” sonrası “Muhacir Apartmanları”nın görünüşü
Fotoğraf: 29 Aralık 1944’te “Kesaryani’nin düşüşü” sonrası “Muhacir Apartmanları”nın görünüşü

Toparlamak gerekirse; 1 Mayıs 1944 gerçekleşen 200’lerin İnfazı’nı, Atina’nın ‘göbeğinde’ yaşanan tekil bir vahşet anı olarak değil, çok daha geniş bir siyasal mühendisliğin düğüm noktası olarak düşünmek gerekir. Haydari’den kamyonlara bindirilen 200 kişi, sabah erken saatlerde Kesaryani’ye getirildi. İnfaz sahası olarak Atış Talim Alanı’nın seçilmesi rastlantı değildi. Hem merkeze yakınlığıyla ‘gösteri’ etkisi yaratıyor, mahalleye ve kente net bir mesaj veriyor, hem de yıllardır askerî kullanımın parçası olduğu için infazın lojistiğini kolaylaştırıyordu. Üstelik tarih de bilinçliydi. İşçi sınıfı ve komünist hareket için güçlü bir simgeselliği olan 1 Mayıs’ta gerçekleştirilen bu toplu infaz, yalnızca direnişe değil, direnişi mümkün kılan toplumsal zemine de verilmiş bir gözdağıydı.

Az önce andığım işgal kuvvetleri tarafından yapılan açıklamadaki ‘komünist’ vurgusunun ve ‘gönüllüler’ ifadesinin önemi burada yeniden karşımıza çıkıyor. Almanlar bir yandan misilleme siyasetini işletirken, öte yandan yerli işbirlikçi ağları görünür kılarak ve antikomünist blokları cesaretlendirerek savaş sonrasına dönük bir denge kurmaya çalışıyordu. Kesaryani gibi muhacir ve işçi mahallelerinin hedefe konması da bu yüzdendi. Çünkü bu mahalleler yalnızca kitlesel destek açısından değil, dayanışma, örgütlenme ve meşruiyet açısından da direnişin omurgasını oluşturuyordu.

Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı. Kamyonlarla kamptan infaz alanına taşınan 200 komünist, ölüme şarkılarla ve sloganlarla gitti. Yol boyunca kamyonlardan attıkları notlar, mahalle halkı tarafından kutsal birer emanet gibi toplandı. Bugün bunlar çeşitli arşiv ve müzelerde bulunuyor.

Miços’tan Napolyon’a: Fotoğraf karelerindeki hayatlar

İnfaz edilenlerin kişilerin hikâyelerine dair neler biliyoruz? Bu 200 kişi arasında öne çıkan ne gibi hikâyeler vardı?

İnfaz edilenlerin kimliklerini ve hikâyelerini büyük oranda biliyorduk. KKE’nin bu konuda yaptığı yayınlar, mücadele içinde hayatını kaybeden militanların ve işçi önderlerinin listelerini ve kısa yaşamöykülerini bir araya getiren albümler mevcut. Hemen hepsi KKE’nin yerel örgütlerinin yöneticileri yahut yine parti üyesi olan işçi hareketinin önemli isimleri.

Bir yandan fotoğrafların görüntü kalitesini iyileştirmeye yönelik çalışmaların sürdüğüne dair açıklamalar geliyor, diğer yandan fotoğraflarda yer alan ve kimlikleri seçilebilen kişilerin isimleri hem aileleri hem de KKE tarafından teyit ediliyor. Bu teyit, anlatıyı daha somut bir zemine oturtuyor; çünkü artık yalnızca genel bir kolektif hatıradan değil, yüzü görünen, adı bilinen ve hayat hikâyesi izlenebilen bireylerden söz ediyoruz. Tekil teyitler 200’lerin hepsini yeniden ve yeniden ete kemiğe büründürüyor olsa da fotoğraflar üzerinden kimlikleri saptanan kişilerin hikâyeleri tam da bu nedenle, en azından şimdilik ve ister istemez, daha vurucu ve daha sarsıcı geliyor insana.

Örneğin, Skopeftiryo’nun duvarı boyunca akıbetlerini bilerek ilerleyen insanların olduğu bir fotoğraf var. Hiçbiri panik içinde değil; bakışları çelik gibi sabit. Her hallerinden, bedenleri teslim alınsa da iradelerinin teslim alınmadığı anlaşılıyor. Kahramanlık gösterisi yapmıyorlar, ama “görevlerini” yerine getirmiş olmanın haklı gururunu taşıyorlar. Bu kalabalığın içinden iki kişinin kimliği ise net biçimde tespit edildi. Bunlardan birisi Miços yani Dimitris Papadopulos. Miços Papadopulos, ailesiyle birlikte 1920’lerde Anadolu’nun Karadeniz kıyılarından Yunanistan’a iltica etmek zorunda kalan Rumlardan. Öncü bir inşaat işçisi. 1936’da tutuklandığında, bugün hala içinde komünist hareketin çok güçlü olduğu İnşaat İşçileri Federasyonu’nun genel sekreteri pozisyonunda. Papadopulos’la birlike 11 öncü inşaat işçisi de kurşuna dizilenler arasında. O fotoğraftaki bir diğer isim Thrasyvulos Kalafatakis. Soyadından da anlaşılacağı üzere Giritli. Hanya’nın bir köyünde, hayvancılıkla uğraşan varlıklı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Kalafatakis, çok genç yaşta KKE saflarına katılıyor. 1939’da tutuklanıyor. Hapis cezasından kurtulmanın ya da daha düşük bir cezayla kurtulmanın yolu sayılan, KKE’yi reddettiğini kabul eden bir “inkâr beyanı”nı imzalaması için yoğun baskı görüyor. Ancak bunu reddediyor. Sonraki yıllarda Hanya hapishanelerinde, Atina’daki Averof Hapishanesi’nde ve ayrıca Akronafplia ile Haydari kamplarında tutuluyor. 1944’te kurşuna dizildiğinde 30 yaşında. Kalafatakis’in infaza giderken yaşadığı çarpıcı bir ayrıntıyı, torununun gazetelere verdiği demeçlerden öğreniyoruz. İnfaz için seçilen ve henüz 19 yaşında olan gruptaki en genç kişiyi kamyondan indirip onun yerine daha ileri yaştaki bir yoldaşını bindiriyor Kalafatakis kamyona. O genç çocuk ise yıllar sonra Hanya’da bir bankanın yöneticisi olduğunda, Thrasyvulos Kalafatakis’in torununu soyadından tanıyor ve işe alınmasına yardımcı oluyor.

Fotoğraf: Dimitris Papadopulos (solda), Thrasyvulos Kalafatakis (sağda)
Fotoğraf: Dimitris Papadopulos (solda), Thrasyvulos Kalafatakis (sağda)

Bir başka fotoğraf ise, zamanın donduğu bir anı yakalıyor: ölüme yürüyüşün içinde, geriye doğru atılmış ani bir bakış. İçlerinden birkaçı başını çevirip doğrudan objektife bakıyor. İlk göze çarpan kadrajın ortasındaki delici bakış. O bakışta ne yalvarma ne de telaş var. Sadece bir anlık temas. Genç yaşına rağmen sakin ve ölçülü bir duruş. Sanki tarih tarafından ‘görüldüğünü’ biliyor ve o bilinçle bakıyor objektife. O bakışın sahibi olan ismin, henüz teyit edilmese de, Spilyos Ambeloyannis olduğu iddia edildi. Ambeloyannis’in hikâyesinde de oldukça ilginç bir ayrıntı var. Haydari kampından kamyonlara doldurularak infaza götürülen komünistlerin kamyonlardan veda notları attıklarını ve halkın bu notları topladığını söylemiştim. Kesaryani’de kurşuna dizildiğinde henüz 22 yaşında olan Spilyos’un sokakta bulunan notunu yeğeni Vasilis, KKE’ye gönderdiği bir mektup vasıtasıyla kamuoyuyla paylaştı. Spilyos, belki bir mendil olan küçük bir bez parçası üzerine şöyle yazmış: “Ambeloyannis Spilyos, Konstantinos oğlu. Astros Caddesi no. 93, Kolonos. Dürüst Yunanlar böyle ölür. Gururla ölüyorum. Yaşasın özgürlük. Ey bu yoldan geçen Yunan, bu bezi yukarıdaki adrese götür. Bu, özgürlük için ölmeyi bilen bir insanın son arzusudur. Yaşasın Yunan halkı.”

Fotoğraf: Spilyos Ambeloyannis
Fotoğraf: Spilyos Ambeloyannis

Hayat hikâyeleri yan yana geldiğinde, dönemin ağırlığı daha da görünür oluyor. 1939’da Noel yemeğinde ailesine “işler kızıştı; bir daha bu şekilde bir araya gelebileceğimizi sanmıyorum” dedikten kısa süre sonra tutuklanan, hapishane hapishane dolaştırıldıktan sonra 1 Mayıs 1944’te öldürülen Dinos Klambaçeas’ın hikâyesinden; İkaria Adası’ndaki yol işçilerini örgütleyip greve çıkmalarını sağladığı için 1936’da tutuklanan, ülke işgale uğramaya başlayınca cepheye gitme talebi reddedilen KKE üyesi Mihalis Çermegas’ınkine kadar pek çok hikâye…

Fotoğraftakiler arasında olmasa da grubun tercümanlığını yapan Bursa-Mudanyalı Napolyon Sukacidis’in hikâyesi de son derece çarpıcıdır. Annesi ve babası öğretmen olan Napolyon 13 yaşındayken ailece Girit’e geçip Kandiye (İraklio) yakınlarındaki Arkalohori’ye yerleşirler. Kandiye Ticaret Okulu’nda çalışkanlığı, felsefe merakı ve dil öğrenmeye yatkınlıkla öne çıkar. 19 yaşında mezun olduğunda Yunanca ve Türkçe’nin yanı sıra Almanca, İngilizce, Fransızca ve İtalyanca bilmektedir. Bu nedenle tutuklu bulunduğu Haydari Kampı’nda Alman kumandan Fischer tarafından tercüman olarak görevlendirilir. 1 Mayıs 1944’te içtimada idam edileceklerin isimleri okunur. Yedinci grupta ‘Napolyon Sukacidis’ adı geçer. Napolyon, “Paron” yani “Burada” diyerek öne çıkar. Komutan Fischer müdahale ederek tercüman olduğu için Napolyon’u gruptan ayırmak ister. Ancak yerine başka bir tutuklunun alınacağını anlayınca Napolyon bunu kabul etmez. “Her Yunan’ın hayatı benimkiyle eşittir,” der ve tarafının netliğini vurgular: “Siz işgalcisiniz, ben özgürlük için direniyorum.” Kurtulma imkânı varken, başkasının yerine yaşamayı reddeder ve yoldaşlarıyla birlikte infaz edilir.

Sukacidis yalnız değildir. 200 kişi arasında Anadolu ve Trakya muhaciri olan başka isimler de var. İsimlere bakıldığında, harita bir anda Ege’nin iki yakasını, Karadeniz kıyılarını ve Marmara havzasını birbirine bağlıyor. Bazılarını sayayım: Bozcaada’dan Tilemahos Vasalos, Cunda’dan Anastasis Patestos, Samsun’dan Periklis Georgiadis, Tekirdağ’dan Zafeiryos Karandonis, Gemlik’ten Dimitrios Kuryotis, Kayseri’den Anestis Lazaridis, Ünye’den Ioannis Mavrokefalidis, İzmir’den Nikos Negrepondis, Gümüşhane’den Myron Papadopulos ve Kosmas Serderidis, Büyükçekmece’den Savvas Savvopulos, Bandırma’dan Apostolos Sinodinos… Her biri, göçle, zorla yerinden edilme ve yeniden tutunma çabasıyla şekillenmiş hayatlar…

İnfaz edilenlerin yanında, sürecin diğer kahramanlarını da belki anmak gerekir. Röportajın başında Manolis Stathakis komutasında hayata geçirilen bir pusu operasyonundan bahsetmiştim, sürecin miladı olarak. Stathakis ve birliği, 1949 yılının Mart ayında İç Savaş’ın son dönemecinde İngiltere destekli hükümet güçleri tarafından Korinth bölgesinde bir köyde kuşatılıyor ve son kurşunuyla intihar ediyor. Bu dramatik son, yalnızca askerî bir yenilginin değil, daha geniş bir tarihsel yalnızlaşmanın da işaretiydi: diplomasinin satranç tahtasında Yunanistan, Soğuk Savaş’ın ilk ‘sıcak cephelerinden’ birine dönüşürken, uluslararası dengeler ve stratejik hesaplar yerel direnişin kaderini belirledi. Savaşın sonucunu ne yazık ki sahadaki irade değil, masa başında yapılan pazarlıklar belirledi. Daha açık söylemek gerekirse, Sovyetler Birliği, ELAS’ın ülkenin neredeyse yüzde 80’ine yayılan askerî hakimiyetini ve moral üstünlüğünü hiçe sayarak Yunanistan’ı pazarlık edilebilir bir alan gibi görmeyi seçti. Bu şekilde, ‘Yunan trajedisi’ hem içeride kurşunla hem dışarıda hesapla yazıldı.

Görüldüğü üzere bu 200 isim, yalnızca bir isim listesinden ibaret değil. Aralarında Anadolu’dan göç etmiş işçi önderleri de var, kendi yerine bir başkasının idama gönderilmesini reddedip ölümü seçenler de. Bu çeşitlilik, tek bir listeden çok daha fazlasını, güçlü bir direniş ve dayanışma tablosunu önümüze koyuyor. Fotoğrafların asıl etkisi de tam burada ortaya çıkıyor. Fotoğraflar, bu büyük trajediyi anonim bir sayı ya da soyut bir ‘kayıp’ olmaktan çıkarıp yüzlere, bakışlara, bedenlere ve tek tek insanlara yeniden bağladı. Yüzü görünenler kadar, adı bilinen diğer kişilerin de bu vesileyle yeniden kamusal görünürlük kazanması, anlatıyı ve tüm çelişki ve çatışmamalarıyla etrafında inşa edilmiş toplumsal hafızayı daha somut bir zemine oturtuyor.

Yunanistan fotoğrafları nasıl yorumladı?

Yunanistan’da bu olayın fotoğraflar aracılığıyla yeniden gündeme gelmesi nasıl bir yankı buldu? 200 komünistin infazını belgeleyen kareleri insanlar nasıl yorumladı? Bu fotoğrafların önemi ne?

Fotoğrafların önemine dair en bariz noktadan başlayayım. Var olduğunu bildiğimiz bu olaya ilişkin elimizde bugüne kadar herhangi bir görsel vesika yoktu. Yunanistan’da toplumsal ve kültürel hafızada derin izler bırakmış bu olayı daha çok tanıklıklar, yazılı kaynaklar ve sonradan kurulan anlatılar üzerinden biliyorduk. Görsel düzlemde ise doğrudan belge niteliği taşıyan fotoğraflar değil, sanatçıların yorumları ve temsilleri vardı. Bunların en bilineni elbette Tasos adıyla tanınan Anastasios Alevizos’un gravürleriydi. Alevizos’un işleri, tek tek yüzleri değil; direnişin pek çok başka anıyla birlikte bir ‘infaz ânı’nın ağırlığını ve bir kolektif kaderi güçlü bir görsel dile kavuşturmuştu. Yine de bu tür temsiller, ne kadar etkileyici olursa olsun, olayın maddi ve tarihsel gerçekliğine temas eden birincil bir görüntünün yerini tutmuyor siz de takdir edersiniz. Tam da bu nedenle, söz konusu fotoğraflar yalnızca arşivsel bir boşluğu doldurmakla kalmıyor; hafızanın yıllardır sanat ve anlatı üzerinden kurduğu çerçeveye yeni, daha sert ve tartışmaya açık bir katman ekliyor.

Fotoğraf: Tasos’un (Anastasios Alevizos) çizdiği bu gravür, 1 Mayıs 1944’te Kesaryani’de infaz edilen 200 komünisti tasvir ediyor.
Fotoğraf: Tasos’un (Anastasios Alevizos) çizdiği bu gravür, 1 Mayıs 1944’te Kesaryani’de infaz edilen 200 komünisti tasvir ediyor.

Hafıza demişken, Ilias Venezis’in Yunan halkı hakkında çok sevdiğim bir sözü var. “Biz bir hafıza halkıyız. Hüznümüzün de kıvancımızın da kaynağı budur” diyor Venezis. Bu söz, Yunanistan’da geçmişin yalnızca geride kalmış bir zaman dilimi değil, gündelik hayatın içinde dolaşan canlı bir kuvvet oluşunu çok iyi yakalıyor. Buradaki “hafıza”yı, romantik bir nostalji ya da yalnızca yas tutma biçimi olarak değil; kolektif kimliği kuran, siyaseti şekillendiren ve etik pusula gibi işleyen bir toplumsal refleks olarak düşünmek lazım.

Yunan toplumunun derin tarihsel travmaları var ve bu travmalarla kurduğu ilişki, çoğu zaman “barışmak”tan çok “birlikte yaşamak” şeklinde. “Küçük Asya Felaketi” denilen Anadolu bozgunu, işgal yılları, İç Savaş, darbeler, sürgünler, toplama kampları, kayıplar, idamlar… Bunlar yalnızca tarih kitaplarında duran başlıklar değil; aile hikâyelerine, mahalle hafızasına, kamusal alanlara, anıtlara, yıldönümlerine, şarkılara ve hatta siyasi kamplaşmaların diline sinmiş tecrübeler olarak gündelik hayatta varlığını sürdürüyor.

Bu yüzden bu hafıza rejimini yalnızca ‘geçmiş travmalar’ başlığı altında düşünmek yetmiyor; aynı refleks, bugünün siyasal deneyimleriyle de sürekli yeniden biçimleniyor. Bu tabloya son on yılın siyasal kırılmalarını eklemeden ilerlemek mümkün değil. SYRIZA’nın yarattığı büyük beklenti, bu deneyimin kısa sürede ağır bir fiyaskoyla sonuçlanmasıyla derin bir hayal kırıklığına dönüştü. Ancak mesele yalnızca hayal kırıklığı değildi. Gören gözler için kaçınılmaz olan bu çöküş, imza attığı toplumsal yıkımla birlikte, insanların kurtuluş vaadine, örgütlenme fikrine ve “değişim mümkün” cümlesine duyduğu güveni kemiren; kolektif enerjiyi dağıtan daha yapısal ve kalıcı bir yıpranma yarattı. Tam da bu yıpranmanın içinde, Altın Şafak adlı neonazi suç örgütü şebekesi siyasi bir parti olarak kapatılmış olsa da bir dönem ‘marjinal’ sayılan dilin ve değerler dünyasının ana akım siyasete, medyaya ve gündelik konuşma kalıplarına yerleştiği görülüyor. Hukuk eliyle bu neonazi şuç şebekesine bir son verilmiş olsa da en merkezdeki unsurları da dahil olmak üzere Yunan sağının Altın Şafak’ı kadrolarıyla, söylemleriyle, pratikleriyle şu ya da bu ölçüde içselleştirdiğini görüyoruz. Bu zeminde KKE’nin varlığı ve emekçi sınıflar açısından temsil ettiği mevziler kuşkusuz önemli; fakat benim ‘Yunanistan anomalisi’ diye adlandırdığım denklemde, KKE’nin siyasi bir sabit olarak istikrarla varlığını sürdürmesi, tek başına toparlayıcı bir etki üretmeye yetmiyor. Sabit duruyor, ama parçalanmış alan da yerinde duruyor.

Bunu neden anlattım? Çünkü tüm bu siyasal gelişmelerin entelektüel ve ideolojik düzlemde yansımaları oluyor. Bunun da tarihyazımına ve kolektif hafızaya etkisi… Yukarıda çok kaba hatlarıyla anlattığım dönemde, faşist işgale karşı direnişin tarihine ve hafızasına dair, sağdan ve ‘sol’dan gelen revizyonist yaklaşımların görünürlüğünde ve ağırlığında belirgin bir artış yaşandı.

Sağdan bakınca bu revizyonizm, Metaksas Diktatörlüğü’nden başlayarak Yunanistan’ın iki savaş arası dönemde otoriteryanizmle, monarkofaşist bir içerikle yaptığı deneyi temize çekmeye dönük bir hamleyle açılıyor; ardından işgal yıllarındaki direnişin ideolojik arka planını görünmezleştirmeye çalışan bir hokus pokus devreye giriyor. Bu anlatıda mesele giderek bir Alman-Yunan karşılaşmasına indirgeniyor: Sanki olan biten, dışarıdan gelen bir işgal gücüyle buna ulusun verdiği kolektif tepkiden ibaretmiş gibi. Direniş, siyasetten arındırılmış bir ‘vatanseverlik’ etiketine sıkıştırılıyor; kuşkusuz yurtsever örgütlenmeler olan EAM-ELAS’ın sınıfsal ve örgütsel karakteri budanıyor; işbirlikçilik ve ‘güvenlik taburları’ meselesi ya geçiştiriliyor ya da ‘iç savaşın kaçınılmazlığı’ gibi muğlak bir kader diline havale ediliyor. Böylece işgalin şiddetiyle direnişin toplumsal kökleri arasındaki bağ koparılıyor ve tarihin ağırlığı, her iki tarafı da eşitleyen bir “aşırılıklar” anlatısına eritiliyor. Bu nedenle bugün bu fotoğraflara sağdan verilen kimi tepkilerde de aynı sterilizasyonu görüyoruz: Hikâye, ‘yiğit Yunanlar’ın ‘Almanlara’ karşı direnişi gibi pürüzsüz bir çerçeveye sıkıştırılıyor. Oysa o ‘yiğit Yunanları’ Almanlara teslim edenler, kuşatmalarda mahalleleri işaret edenler, tutuklama ve yargısız infaz listelerini hazırlayanlar, baskınlara eşlik edenler ve işbirlikçilik düzenini ayakta tutanlar da vardı. Bu revizyonist anlatı bu ‘yerli ve milli’ mekanizmaları, bu işbirlikçilik ağlarını ve onların siyasal mirasını aklamaya çalışıyor.

‘Sol’dan gelen revizyonizm ise başka bir yerden işliyor ama sonuçta aynı rahatlatıcı zemine çıkabiliyor. Burada da direnişin politik ufkunu, örgütlenme kapasitesini ve toplumsal çekim gücünü kabul etmek yerine, onu çoğu zaman ‘felakete sürükleyen bir stratejik hata’, ‘kör bir maceracılık’ ya da ‘daha baştan mahkûm bir radikalleşme’ diye kodlayan bir dil ağır basıyor. Bu dil, 1940’ların çatışmasını bugünün hayal kırıklıklarının filtresinden geçiriyor; direnişin somut bağlamını, işgal rejimini, kıtlığı, toplu infazları ve günlük şiddeti arka plana itip, neredeyse her şeyi ‘yanlış kararlar silsilesi’ne indirgemeye yatkın hale geliyor. Böyle olunca, hafıza bir kez daha siyasetten arındırılıyor; ama bu kez ‘akılcılık’ ve ‘sorumluluk’ adına. Solcu sıfatıyla birlikte anarken dahi hicap duyduğum bir örnek vereyim: Tarihçi Nikos Marancidis. Zamanında Aleksis Çipras’ın danışmanlığını yapan, bugün de Çipras’ın kurduğu bir ‘think-tank’ yapısında konumlanan Marancidis’in yaklaşımı, tam da bu soğukkanlılık iddiası üzerinden işliyor ve sonunda rafine olmayı denemeyen, kaba saba bir antikomünizme bağlanıyor. Almanların uyguladığı çıplak şiddetin faturası komünistlere kesiliyor; işgalin sistematik terörü ‘provokasyon’, ‘sorumsuzluk’ ya da ‘macera’ gibi bahanelerle yeniden paketlenip asıl fail aradan çekiliyor. Böylece Nazilerin misilleme siyasetini neredeyse doğal bir tepki gibi sunan, ‘olmasaydı olmazdı’ türünden bir nedensellik kuran ve direnişi değil direnişçileri yargılayan bir çerçeve üretiliyor. Bu çerçeve hem işbirlikçiliğin yerli ağlarını hem de devlet aygıtı içindeki süreklilikleri görünmez kılıyor; geriye yalnızca komünistlerin ‘aşırılığı’ üzerinden kurulmuş rahatlatıcı bir hikâye kalıyor.

Sağ ve ‘sol’ revizyonist anlatıların tuhaf biçimde ortaklaştığı bir başka nokta da şu argüman: “Öldürülenlerin hepsi komünist değildi.” Bilinmez olmayan ama yeniden ortaya saçılan belgeler ışığında belli ki Nazilerin ya da infaz edilenlerin katılmayacağı bu cümle, ilk bakışta masum bir düzeltme gibi duruyor olsa da çoğu zaman direnişin siyasal omurgasını silikleştirmek için kullanılıyor. Evet, infaz edilenlerin pek çoğu KKE üyesi olsa da hepsi parti üyesi değildi; ama bu, onların faşist işgale karşı oluşan geniş halk cephesinin parçası olduğu gerçeğini değiştirmiyor. “Hepsi komünist değildi” vurgusu, direnişi ideolojik bağlamından koparıp nötr bir trajediye indirgeme işlevi görüyor. Böylece mesele, kimlerin hangi politik hatta durduğu sorusundan uzaklaştırılıyor; geriye yalnızca kimliksiz bir mağduriyet anlatısı kalıyor.

Tam da bu yüzden, bugün Kesaryani, Haydari ya da 1 Mayıs 1944 üzerine konuşurken tartıştığımız şey yalnızca geçmiş değil. Geçmişin hangi kelimelerle, hangi görüntülerle ve hangi etik çerçeveyle hatırlanacağı, bugünün siyasal alanının da bir parçası. Ortaya çıkan fotoğraflar da tam bu gerilimin içine düştü: Hem arşivsel bir boşluğu dolduruyorlar hem de o boşluğun etrafında yıllardır kurulan rahatlatıcı anlatıları rahatsız ediyorlar. Bu da onları, yalnızca ‘bulunmuş belgeler’ değil, aynı zamanda hafıza kavgasının yeni bir düğüm noktası haline getiriyor.

Fotoğraflar bu şarlatanlığın da ipliğini pazara çıkardı diyebilirim. Çünkü steril ‘Alman-Yunan karşılaşması’ anlatısı da direnişi ‘yanlış kararlar silsilesi’ne indirgeyen sözde soğukkanlı okuma da bir noktaya kadar kelimelerin konforuna yaslanabiliyordu. Bu görüntüler, hem işgalin çıplak şiddetini hem de işbirlikçiliğin yerli mekanizmalarını hem de direnenlerin onurlu duruşlarını aynı ‘tartışma kadrajının’ içine sokarak, revizyonist simetrilerin kurduğu rahatlatıcı hikâyeyi delip geçti.

Son olarak şunu söyleyeyim: Yunanistan’da işgale karşı direnişin hafızası hiçbir zaman kendi başına, ‘saf’ bir tarihsel alan olarak var olmadı; çok erken bir tarihten itibaren İç Savaş hafızasıyla iç içe geçti. 1944’ün sonundan itibaren yaşanan çatışmalar, direniş yıllarına dair anlatıyı da geriye dönük olarak yeniden çerçeveledi. Böylece faşizme karşı verilen mücadele, yalnızca işgale karşı bir direniş olarak değil İç Savaş’ın bir ön perdesi gibi okunmaya başlandı. Bu iç içe geçiş, hafızayı başlı başına siyasal bir tartışma alanına dönüştürdü: Direnişi hatırlamak çoğu zaman taraf seçmek, konum almak ve bugünün kamplaşmalarında yer belirlemek anlamına geldi.

Kesaryani’de infazın gerçekleştiği Atış Talim Alanı’ndaki anıtın, tartışmalar başlar başlamaz tahrip edilmesi de tam bu siyasal hafıza alanında okunmalı. Sağ revizyonizm, direnişi güya siyasetten arındırılmış milliyetçi bir ‘milli birlik’ hikâyesine sıkıştırmakla kalmıyor; EAM-ELAS’ı ya bir dipnot haline getirmeye ya da daha çok, doğrudan ‘terörizmle’ suçlayıp İç Savaş’ın asli sorumlusu ilan etmeye çalışıyor. Yerli işbirlikçilik ağları, güvenlik taburları ve bu mekanizmaların sürekliliği tartışma dışına itiliyor.

Antikomünist histeri tam da burada devreye giriyor. Fotoğraflar kelimelerle kurulmuş bu suçlama rejimini zorlayan bir somutluk getiriyor: yüzler, bakışlar, bedenler. Maktullerin duruşlarındaki sağlamlık, direngenlik ve sükûnet, fotoğrafların belki de en sarsıcı tarafı; çünkü burada karşımıza çıkan şey sonradan kurulmuş bir anlatının dili değil, bir anın çıplak tanıklığı. ‘Terörist’, ‘provokatör’, ‘İç Savaş’ın müsebbibi’ gibi etiketlerle inşa edilen çerçeve, o görüntülerin karşısında tutunamıyor. Bu yüzden anıta saldırı bir vandallık anı olmaktan çok, hafızaya müdahale girişimi gibi çalışıyor. Tartışma dijital düzlemde başlıyor ama hedef fiziki bir hafıza mekânı oluyor; çünkü anıt, muğlaklığa izin vermiyor, bir adı, bir tarihi ve bir yeri kamusal alana sabitliyor. Üzerindeki isim listesi maktulleri kayıt altına alıyor. Sağ açısından rahatsız edici olan da bu sabitleme gücü. Saldırı, fotoğrafların etkisinin ne kadar hızlı ve ne kadar derine işlediğini, yerleşik antikomünist çerçeveyi panikletecek kadar sarstığını da ele veriyor.

Fotoğraflar, işte böyle bir bağlamın içine düştü. Bir yandan yas duygusunu tazeledi; bunu bilhassa 200’lerin akrabaları üzerinden görmek mümkün. Onların paylaşımları, medyaya verdikleri demeçler bu sarsıntıyı çok net gösteriyor. Öte yandan, belki daha da önemlisi, bir tür tanıklık ve hesaplaşma ihtiyacını da harekete geçirdi. İnsanlar “Ne oldu?” sorusundan çok, “Bunu nasıl hatırlayacağız?”, “Bu tarihsel gerçeği siyasal olarak nasıl anlamlandıracağız?” soruları etrafında konuşmaya başladı. Çünkü hafıza burada bir arşiv meselesi olmaktan çıkıp bir tutum meselesine dönüşüyor. Venezis’in ‘hafıza halkı’ dediği şey biraz da budur.

Toplumsal belleğin ‘satışa’ sunulması

Tabii bir de meselenin ‘satışa sunulması’ var. Bu durum başta Yunanistan’daki komünistler tarafından olmak üzere nasıl karşılandı? 

Daha önce de söylediğim gibi, fotoğrafların ortaya çıkması, 1 Mayıs 1944 Kesaryani infazlarına dair bugüne kadar neredeyse hiç görsel kanıt bulunmaması nedeniyle hem tarihsel açıdan büyük bir önem taşıdı hem de duygusal olarak derin bir etki yarattı. İnfaza gidenlerin yüzlerine, bakışlarına, son anlarındaki sükûnete ve kararlılığa bakmak, birçok insanı, özellikle de kendilerini aynı politik güzergâhın devamı olarak görenleri ve elbette maktullerin ailelerini derinden sarstı. Ama bununla da kalmadı; daha önce belirttiğim gibi, toplumsal hafızayı da tazeledi.

Ne var ki aynı fotoğrafların eBay gibi bir platformda, sanki sıradan bir ticari meta olarak açık artırmaya çıkarılması, bu kez tam ters yönde güçlü bir öfke ve infial doğurdu. Bu durum, infaz edilenlerin anısına açık bir saygısızlık olarak görüldü; mücadeleyi ve fedakarlığı, fiyat biçilebilir bir nesneye indirgemek kabul edilemez bulundu.

İnfaz edilenlerden Spilyos Ambeloyannis’in yeğeni Vasilis Ambeloyannis’in mektubu bu çelişkiyi çok berrak biçimde ifade ediyor: Bir yanda fotoğraflar sayesinde o ‘son bakışlarla’ yeniden karşılaşmanın yarattığı sarsıcı duygu, diğer yanda satışa sunulmasının uyandırdığı tiksinti. Ambeloyannis, bu belgelerin tarihsel hafızayı korumak üzere derhal KKE’ye, Kesaryani ve Haydari belediyelerine teslim edilmesi gerektiğini savunuyor ve KKE’nin bu yöndeki tutumunu destekliyor. Benzer biçimde, Dimitris Kyriakudis’in torunu da partiye hitaben yazdığı mektupta aynı talebi vurguluyor. KKE Genel Sekreteri Dimitris Kuçubas’ın Meclis Başkanı ile İçişleri ve Kültür Bakanlarına gönderdiği yazıda fotoğrafları Nazi savaş suçlarının kanıtı olarak tanımlayıp devlet müdahalesi istemesi ise tepkinin kurumsal boyutunu görünür kılıyor.

Burada KKE’nin yaptığı bir başka şey de en az fotoğrafların kendisi kadar belirleyici: Parti, ‘200’lerin’ yakınlarıyla sistemli biçimde temas kurup destek mektuplarını yayımlayarak, bu meselenin yalnızca bir görüntü tartışması olmadığını, yaşayan bir hafıza alanı olduğunu gösteriyor. Yakınların paylaştığı mektuplar, elde kalan başka fotoğraflar ve kişisel belgeler, infaz edilenleri tekil yüzler ve tekil isimler olmanın ötesine taşıyıp hayatlarına dair izlenebilir bir hat kuruyor. Böylece anlatı, soyut bir yas ya da genel bir ‘kayıp’ söylemi olmaktan çıkıyor; aile arşivlerinin kırılgan parçaları kamusal alana dikkatle taşınırken hem kimlik tespiti güçleniyor hem de olayın tarihsel bağlamı genişliyor. Toplumsal olana müdahale etkisi artıyor. En önemlisi, bu malzemeler, hafızanın piyasa mantığına terk edilmesine karşı bir karşı-hareket üretiyor: Değerin ölçüsü fiyat değil, kamusal sorumluluk, tanıklık ve süreklilik oluyor.

Özetle KKE cephesinde hâkim duygu şu: Fotoğrafların varlığı ve dolaşıma girmesi, tarihsel belleği güçlendiren, sarsıcı ama önemli bir kazanım. Buna karşılık ticari satışa sunulması utanç verici, saygısız ve kabul edilemez bir girişim olarak görülüyor. Bu nedenle en güçlü talep, belgelerin derhal kamusal denetime alınması, ilgili kurumlara teslim edilmesi ve hafızanın ticarileştirilmesine izin verilmemesi.

Bu talebin yalnızca KKE çevresinde değil, daha geniş bir kamusal alanda da karşılık bulması önemliydi. ‘Satış’ meselesi, kısa sürede bir ahlak tartışmasından çıkıp devletin de pozisyon almak zorunda kaldığı bir başlığa dönüştü. Devletin, en azından söylem düzeyinde, ‘kamusal miras’ vurgusuyla tavır almaya çalışması ve Kültür Bakanlığı’nın fotoğrafları ‘anıtsal’ nitelikte belgeler olarak değerlendirmesi, bu karşılığın bir göstergesi. Yani burada yalnızca bir platforma itiraz edilmiyor; hafızanın piyasa koşullarına göre dolaşıma sokulmasına, daha baştan bir sınır çekilmeye çalışılıyor.

Bu noktada, SYRIZA hükümeti döneminde Maliye Bakanlığı yapmış olan Yanis Varufakis’in paylaşımları da ilginç bir örnek sundu. Varufakis, fotoğrafların eBay’de açık artırmaya çıkarılmasını sert bir dille teşhir ederken, mesajını açık biçimde kendi son kitabı Teknofeodalizm’de kurduğu çerçeveye yasladı. eBay üzerinden platformların, ‘tech bro’ kültürünün ve dijital piyasa düzeninin yarattığı yeni tahakküm biçimlerine vurgu yaptı. Dolayısıyla müdahalesinin yalnızca etik bir tepki değil, Varufakis ‘markası’ açısından görünürlük üretmeyi hedefleyen bir PR boyutu da vardı.

Ama asıl dikkat çekici ayrıntıysa şuydu: Varufakis, Yunanca metinde kurşuna dizilenler için ‘komünist’ derken, İngilizce versiyonda bu kimliği geri çekip ‘direnişçiler’ ifadesini tercih etti. Uluslararası kamuoyuna hitap ederken komünist kimliğin bu şekilde görünmez kılınması tesadüf gibi durmuyor. ‘Direnişçi’ kategorisi daha kolay dolaşan ve küresel liberal kamuoyunun daha rahat tüketebileceği bir çerçeve sunuyor. Oysa ‘komünist’ sözcüğü, direnişin ideolojik omurgasını, örgütsel sürekliliğini ve sınıfsal ufkunu hatırlatıyor. Bu küçük gibi görünen çeviri kayması, hafızanın yalnızca piyasada değil, dil düzeyinde de nasıl ‘pazarlanabilir’ hale getirilmeye çalışıldığını gösteriyor. Satışa duyulan öfke meşru olsa da, o öfkenin uluslararası dolaşımını kolaylaştırmak için kimliği törpüleyen, mesajı ‘daha geniş kitlelere’ uygun hale getiren bir sunum stratejisi devreye giriyorsa, burada da bir tür satış mantığı işliyor demektir. Fotoğrafın piyasada satılmasına itiraz ederken hafızanın kendisinin söylem düzeyinde daha “satılabilir” bir forma sokulması, bana kalırsa, en az fotoğrafların satışa çıkarılması kadar inciticidir.

‘Bir halkın trajedisi, diğerinin tarihinden bağımsız değil’

Eklemek istediğiniz başka bir şey var mı?

Son olarak şunu da söylemek isterim: Bu mesele yalnızca Yunanistan’ın iç tartışması değil. Bizim için de önemli. Çünkü bu 200 kişinin içinde Anadolu’dan, Karadeniz kıyılarından, Marmara’dan, Ege’den koparılmış muhacirler var. Bozcaada’dan, Cunda’dan, Samsun’dan, Kayseri’den, Ünye’den, İzmir’den, Bandırma’dan gelen isimler. Haritaya baktığınızda Ege’nin iki yakası birbirine değiyor. Bir halkın trajedisi, diğerinin tarihinden bütünüyle bağımsız değil.

Ama mesele yalnızca köken meselesi de değil. Antikomünizmin devlet aklına nasıl yerleştiği, işgal koşullarında yerli işbirlikçilik ağlarının nasıl çalıştığı, savaş sonrasında dış güçlerin denklemi nasıl kurduğu… Bunların hiçbiri bize yabancı başlıklar değil. Türkiye’nin 20. yüzyılı da benzer kırılmalar, bastırmalar ve hafıza rejimleriyle örülü. Dolayısıyla Kesaryani yalnızca “’orada yaşanmış’ bir trajedi değil.

Üstelik dünya yeniden büyük bir karanlığa ve nihai bir karşılaşmanın eşiğine hızla sürüklenirken, bu dersin güncelliği daha da artıyor. Belki bu yüzden Yannis Riços’un “Bunlar bizim İsalarımız, bizim azizlerimiz” dizesini okurken, onu yalnızca bir ulusal hafıza ifadesi olarak değil, ortak bir tarihsel sorumluluk çağrısı olarak da duymak gerekir. Zira bazı fotoğraflar, iki yakada da insanın yüzüne bakıyor; bize yalnızca geçmişi değil, bugün nasıl bir ufukla konuştuğumuzu da soruyor.

Kaynak/Evrensel



Şubat 2026
PSÇPCCP
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
232425262728 

More in Editörün Seçtikleri