
“1917’den bu yana Ekim Devrimi bir devrim paradigması olarak kalmıştır. Sosyalizm arka koltukta yerini aldı gibi duruyor. Ancak insanı insan kılma arayışı kaybolmadı. Reel sosyalizmin ortadan kayboluşu o ideolojinin özünü kaybettiği anlamına gelmez. Diyalektik süreç yeni fikirler üretecektir…”
K. M. Panikkar
Egemen tarihin bakışıyla, 103 yıl önce “trajik bir kaza”, “tarihten bir sapma” zuhur etmişti. “Hayalperest devrimcilerin nafile çabalarının bir eseri”ydi sözkonusu kalkışma!
Paris Komünü kalkışmasında olduğu gibi, “uygarlığa karşı bir komplo”ya girişilmişti! Yeryüzü lanetlileri ve onların yanında saf tutmuş “bir avuç komplocu” düşünür ve “bolşevik eşkiya” tarihin tekerliğine çomak sokuyordu.
Tarih, kendini ebedi sanan nice İmparatorluğun trajik çöküşüne tanıklık etti asırlar boyunca. “Halklar hapishanesi”nin başındaki Çarlığın yıkılışı bu tanıklığı bir kez daha doğrulayacaktı. Ama bu kez tarihi de şaşırtan bir farkla! Zira yıkan güçler öncekilerden çok başkaydı. O güne kadar yok sayılanların, toplumun ve tarihin dışına atılanların devrimci eylemiydi tarihsel gelişimi şaşırtan.
Paris Komünü’nün izinden yürüyerek gerçekleştirilen bu eylem yalnızca eskiyi yıkmakla kalmamış, yerine yepyeni bir dünya kurmaya girişmiş ve yaptıklarıyla başka devrimler için ilham kaynağı olmuş, bir bakıma tarihin akışını değiştirmişti.
20. yüzyılın ikinci büyük devriminin lideri Mao Zedung, 30 Haziran-1949’da ÇKP’nin 28. kuruluş yıldönümü vesilesiyle yaptığı konuşmada, Ekim Devrimi ve Sovyetler Birliği’ne dair şunları söyleyecekti:
“Marks’a, Engels’e, Lenin’e ve Stalin’e bize verdikleri silah için şükran duyuyoruz. Bu silah makineli tüfek değil, Marksizm-Leninizm’dir (…) Çinliler Marksizm’e Ruslar sayesinde kavuştu. Ekim Devrimi’ne kadar Çinliler sadece Lenin ve Stalin’i değil Marks ve Engels’i de bilmiyorlardı (…) Sovyetler Birliği, Lenin ve Stalin önderliğinde sadece devrimi değil, aynı zamanda sosyalizmin inşasını da gerçekleştirdi. (…) Sovyetler Birliği Komünist Partisi bize iyi bir öğretmendir ve ondan ders almalıyız.” *
30 Aralık-1922’de kurulan Sovyetler Birliğinin ardından 1 Ekim-1949’da Çin Halk Cumhuriyeti’nin dünyaya ilan edilmesi ezilen dünya halklarına eşsiz bir umut olurken, sahip oldukları nüfus ve yüzölçüm itibariyle devasa büyüklükteki bu iki ülkenin etrafında oluşan sosyalist kamp, kapitalist/emperyalist dünyanın da kâbusu haline gelmişti.
Ekim devrimiyle başlayıp Ocak-1959’daki Küba devrimiyle doruğuna çıkan devrimci dalganın engellenmesi dünya kapitalizmi için bir varlık-yokluk sorunuydu artık.
…
Kapitalizme değil, ama yeni
Ekim’lere muhtaç bir Dünya!
20. yüzyılda büyük kahramanlıklar, parlak İdeolojik-politik atılımlarla yaratılan ilk dalga sosyalizm deneylerinin yenilgisi kapitalizmin zaferi değildi. Elbette ki -başında emperyalist kapitalizmin bulunduğu- dünya gericiliği söz konusu yenilgiyi kendi zaferi ve alternatifsizliği gibi gösterecekti.
Kapitalizmin sosyalizme karşı kazandığını iddia ettiği “zafer”in ne menem bir şey olduğunu anlamak için dünyanın son 30 yılda getirildiği duruma kuşbakışı bir göz atmak dahi yeterlidir.
İşte, merkezinde büyük mülkiyetin ve onun muhafızlığını yapan devletlerin bulunduğu kapitalist/emperyalist imparatorluğun insanlığa sunduğu dünya:
Doğal ve toplumsal zenginliklerin küçük bir azınlığın zimmetine geçmesi, sınıfsal gerilimlerin artması, sınırlı kaynaklara sahip bir doğanın sınırsız yağmalanışı, Afganistan’dan Irak’a, Suriye’den Libya’ya uzanan hatta evleri/ülkeleri başlarına yıkılan on milyonlarca insanın göç yollarına düşürülmesi, 46 km uzunluğundaki Berlin duvarını yıkmakla böbürlenenlerce dünyaya 26 bin km uzunluğunda yeni duvarlar armağan edilmesi, kapitalizmin kalesi durumundaki ülkelerde bile ekonomik-demokratik kazanımların süratle budanması, ırkçılık türlerinin tırmanması, milliyetçi/faşizan eğilimlerin ve paramiliter yapıların güçlenmesi, sıcak çatışma alanlarının çoğalması, “pandemi önlemleri” iddiasıyla dijital izleme/gözleme tekniklerinin dizginsiz kullanımı, kapitalist tahakkümün yeniden dizaynı ve korkutulan/şaşkına çevrilen milyarların dramı…
Mevcut kapitalist toplum modelinin tarihsel bir eşiğe geldiği aşikâr. Hatta bütün bu yaşananlar, Michel Onfray’ın deyişiyle, “son iki bin yıllık uygarlık modelinin iflası”dır. Daha da ötesinde, doğanın ve tüm bir yeryüzü uygarlığının doğrudan tehdit edilişidir.
*
Olağanüstü boyutlarda yoğunlaşarak yıkıcı bir güç haline gelen mali sermaye, elinde olmayarak kendi mezar kazıcısı dinamikleri 20. yüzyıl devrimlerinin tarihiyle yeniden buluşturuyor. Bütün bir unutturma ya da karalama çabasına rağmen yapıyor bunu.
Toplumların toplama kamplarına çevrildiği, halkların çıkışsız kimlik ve sınır kavgalarının anaforuna itildiği mevcut küresel konjonktürde, dönüp 1917-Ekim’ine ve onun açtığı yoldan ilerleyen 20. yüzyıl devrimlerine yeniden bakmanın gelecek tasarımı bakımından sayısız yararı vardır.
20. yüzyıl içinde gerçekleşen devrimlerin ve sosyalizmi inşaa çabalarının düştüğü yanlışların, hataların hiçbiri kapitalizmin eriştiği barbarlık düzeyine asla meşruluk kazandırmaz.
1917 Ekim devrimiyle, 150 milyon nüfuslu Çarlık Rusyası’nın savaşlardan, açlıktan ve etnik kavgalardan bitkin düşürülmüş halklarının ileri katmanları Bolşeviklerin önderliğinde kaderlerini ellerine almış, ülke çapında radikal sosyalist dönüşümler gerçekleştirmişlerdir. Ve bunları, 1918-1920 yılları arasında dışarıda 1. Paylaşım savaşı galiplerinin liderliğinde 14 ülkenin 600 bin kişilik askeri gücünün, içeride ise Kolçak, Denikin, Vrangel Yudeniç gibi Eski Çarlık generallerinin beyaz ordularınca başlatılan ölümcül saldırılarına karşı eşsiz direnişler içinde başarmışlardır. Ağır bedeller ödeyerek iç ve dış saldırıları püskürten Bolşevikler 1922 sonlarından başlayarak, 150 kadar milliyet ve etnik grubun yaşadığı, bir kadar dilin konuşulduğu ve vaktiyle “uluslar hapishanesi” diye anılan devasa coğrafyayı, “Çarlık ülkesi”ni zamanla;
15 Sovyet Sosyalist Cumhuriyet,
20 Özerk Cumhuriyet,
8 Özerk ve
10 Ulusal Bölgeden oluşan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ne dönüştürüp insanlık tarihinde bir ilk’e imza atmışlardı.
Bu sayededir ki, adı-sanı duyulmayan çok sayıda “küçük” halk topluluğunu görünür kılmıştı Sovyet demokrasisi.
Bolşevikler, genelde olduğu gibi, büyük Rus şovenizminin de milliyetler üzerindeki asırlık baskılarının ayrılıkçı milliyetçiliği nasıl tahrik ettiğini ve hakları/milliyetleri birbirine nasıl düşmanlaştırdığını çok iyi biliyorlardı. Bunun içindir ki, üst ideolojik belirleyicileri “sınırsız ve sınıfsız bir dünya” yaratmayı öngörürken, onlar verili koşulları dikkate alıp farklı ulusların “kendi kaderlerini tayin hakkı”nı savunmaktan ve buna uygun bir siyasal pratik içinde gelecek kurma gayretinden geri durmadılar.
Ulusların ayrılma hakkını evliliklerdeki boşanma hakkına benzeterek, boşanma hakkının mevcudiyetinin mutlaka boşanmak gerektiği anlamına gelmediğini, esas amacın (günümüze yol gösterir tarzda) farklılıklar arası gönüllü ve tam hak eşitliğine dayalı birliklerin inşası olduğunu, bunun pek âlâ gerçekleşebilir olduğunu bütün dünyaya gösterdiler.
*
Dünyanın Rusya ve Çin gibi iki devasa ülkesinde iki büyük Komünist Partisi önderliğinde gerçekleşen devrimler başta olmak üzere, 20. Yüzyıl devrim ve sosyalizm deneyleri, günümüz insan nesillerine de ışık tutan engin derslerle doludur.
Son 12 bin yıllık sınıfsal-etnik-inançsal parçalanmışlıkların, uzlaşmaz karşıtlıkların ve kesintisiz mücadeleler tarihinin içinden bakıldığında, 60-70 yıllık bir sosyalist kalkışmanın aldığı yenilgi diz çökülmesini gerektiren bir kıyamet değildir. Kaldı ki politik planda yenilgiye uğrayan 20. Yüzyıl devrimleri kültürel planda sayısız dinamik kazanımlar bıraktılar. Karıncaların filleri alt edebileceklerini gösterdiler.
Bu gerçekteki derinliği kavramak, dünyanın ihtiyacı olan yeni tipte Ekim Devrimleri için yerel ve evrensel ölçekte irade beyanında bulunmak imkânsız değildir.
Yeter ki doğru bir tarih-siyaset okuma aklına sahip olalım.
Yeter ki bir grup Paris’li gencin dediği gibi, “Halklar arası savaşa, sınıflar arası barışa hayır!” diyen bir vizyonumuz, bir gelecek tahayyülümüz/tasarımımız olsun…
https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/411959









