
3. Bölüm
Soykırımlara karşı gelişmiş kapitalist devletlerin tavrı:
Osmanlı İmparatorluğu’n askeri baş müttefiki olan Alman İmparatorluğu, Ermeni Soykırım sürecine derinden dahil olmuştur. Alman İmparatorluğu’nun gerek siyasi yönetimi, gerekse askeri yönetimi olsun, ta başından beri Ermeniler ‘in tehciri ve katledilişi konusunda bilgi sahibiydiler, ve Anadolu topraklarında yaşamakta olan Ermenilere ve diğer Müslüman olmayan topluluklara yapılanları görüyorlardı, biliyorlardı. Ancak Reel Politikanın gereği olarak sessiz kalmayı tercih etmişlerdir.
Bir Alman misyoner ‘in dediği gibi, “Ermeniler, reel politikaya kurban” edilmişlerdi. Alman Teolog Johanes Lepsius Temmuz/Ağustos 1915’te İstanbul’da yaptığı araştırmaların sonuçlarını bir Rapor halinde 5 Ekim 1915’te Alman Parlamentosuna sunduğunda dönemin Alman yönetimi tarafından sansür edilerek rafa kaldırılıyor.
Aralarında Karl Liebknecht, Philipp Scheidung, Matthias Ezberger gibi siyasetçilerin yanısıra Protestan ve Katholik Kiliselerinden önemli isimlerin de bulunduğu pekçok siyasetçi ve bilim insanları Türkiye’de durumu kritik olan Ermeniler için acilen tedbirler alınması talebiyle verdikleri dilekçelere karşın Alman yönetimi, müttefik Osmanlı Imparatorluğu üzerinde bir baskı oluşturmayı kabul etmedi.
Çünkü 1.Dünya Savaşı’nın yarattığı atmosfer ve global olarak meydana gelen katliamlar söz konusu olduğu koşullarda, daha geniş ve daha yok edici bir Savaş vardı. Ve bu Savaşta Alman İmparatorluğu, İmparatorluk Türkiye’sinin siyasi ve askeri müttefikiydi.
O günlerde Alman General Colmar von der Goltz: “….Türkiye için tasarlanan jeopolitik Strateji temelinde geleceğin Türkiye’sinin, Hristiyan-Ermeni unsurlarından kurtulmuş, tam bir İslam ve Asya ülkesi olmasının planlandığını“ dile getirmiştir.
General von der Goltz, Ermenileri Türkiye’nin geleceği açısından stratejik bir engel olarak görüyordu. Goltz, işi, “dini açıdan homojen bir Müslüman kalesi ve yayılmacı Rusya karşısında bir siper yaratmak için Ermeni halkının Mezopotamya çöllerinde teddili mekana mecbur edilmesini“ önermeye kadar vardırarak, Osmanlı müttefikleri ile birlikte hazırladıkları Plan’ı dile getirerek, onları teşvik ediyordu.
Nihayet Savaş döneminde yüzbinlerce Ermeni’nin Mezopotamya çöllerinde imha edilmelerinde, bu yol göstericinin görüş ve beyanlarının ne kadar etkili olduğunu gösteriyor.
Almanların bu politikaları Ermenilerin kötü durumuna yönelik aldırmazlığa varan ilgisizlik politikaları, “Demir Şansölye” Bismark’a kadar uzanır. Bismarck, böyle bir müdahalenin Sultan Abdülhamid’e zarar verebileceği için reddediyordu. 1894-1896 dönemlerinde Ermenilere korkunç katliamlar işlenmesine rağmen, Bismark’ın Osmanlı’ya ilişkin politikasını takip eden İmparator 2. William, Abdülhamid ile olan dostluğunu pekiştirerek sürdürüyordu. Abdülhamid’de yalnız kendisinin değil, “bütün Türk milletinin minnettarlığının bir nişanesi olarak cömertçe ödüllendiriyordu. Tamda bu dönemde Ermenilere yapılan zulmü durdurması için İmparator William’dan rica da bulunmaya giden Alman Ermeni Patrik Malaria Ormanyan’ı tersleyerek “umrumda bile değil” diyordu.
Yani “Almanya hiçbir menfaati olmadığı bir ırk namına müdahale de bulunmaya sebep görmüyor, ne de bir Hristiyan halkın hatırına İslam alemine karşı bir haçlı seferi başlatmak Alman politikasının işi olabilir. Aksi takdirde Türkiye’nin bütünlüğünü ve Türkiye’deki sayısız Almanın ticari menfaatlerini tehdit eden tehlikeler mevzubahis olmakla, Ermenistan’daki katliamlar büyük resim içinde ehvenişer sayılmalıdır.“ politikası gereği Ermeni Soykırımı’na ve katliamlara göz yumulmuştur.
Onun için Alman Federal Meclisi’nin Ermeni Soykırım Tasarısını onaylarken, bu katliamda Almanya İmparatorluğu’nun da payı olduğunu kabul etmesi önemlidir.
Böylece , yüzyıldır Soykırım yaptığını inkar eden Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne çok açık olarak şunu söyledi:
“Sizinle Askeri İttifak içerisinde olan Alman İmparatorluğu’nun da büyük bir payı olduğu Ermeni Soykırımı yapıldı. Elimizde belgeler mevcuttur. Bu belgeler, hem mağdur Ermeni halkına, hem de faili savunan taraflara kopya olarak verilmiştir.“
Alman Cumhurbaşkanı Ermeni Soykırımı’nı lanetleme konuşmasında şunları dile getirmişti: “Federal Almanya ve Federal Meclis(Ermeni Katliamında) Almanya’nın özel tarihi sorumluluğunu kabul eder.“
Federal Meclis:“Almanya’nın kendi tarihi tecrübesi, bir toplum için tarihin karanlık sayfaları ele almanın ne derece zor olduğunu göstermiştir. Öte yandan tarihin dürüstçe ele alınması hem toplum içerisinde hemde başkaları ile barışmanın en önemli temeldır.
Denebilir ki, bu noktada faillerin suçları ile bugün yaşayanların sorumluluğu arasında bir ayırım yapmak gerekmez mi?. Hiç şüphesiz ki bu ayırıma azami dikkat gösterilmelidir. Ancak bu suçta bir süreklilik söz konusu ise ve bu da devletin resmi kurumları tarafından yapılıyorsa bu ayırımın bir anlamının olmayacağını gösterir.“
Gördüğümüz gibi Türk devleti, Ermeni Soykırımını kabul eden diğer devletlere karşı gösterdiği tepkiyi Alman devletine göstermedi. Çünkü Alman Meclisi “Soykırım Sucu’nun işlenmesinde kendilerinin de tarihi sorumlulukları olduğunu, belgelerle ortaya koyuyorlardı.
Resmi söylemlerde sıkça kullandıkları gerekçeler: “biz onları öldürmeseydik onlar bizi öldüreceklerdi“. Ya da “önce onlar Müslüman olan vatandaşlarımızı katletmeye başlayınca, Müslüman vatandaşlarımız da kendilerini savunmak zorunda kalmışlardır. “ Başka bir gerekçeleri ise; “onlar Ruslarla bir olup askerlerimizi öldürdüler, sivil halkı katlettiler“ gibi gerçek olayları çarpıtarak, yaptıklarının doğru ve kendilerinin haklı olduklarını yıllardır işlemeye devam ediyorlar.
Fransız tarihçi Yves Ternon, Ermeni Katliamları hakkında yaptığı araştırmalarda şunlara dikkat çekmiştir: “Gerçekten de, daha önceden belgelere ulaşmaksızın böyle bir suçlama getirmeye kimsenin hakkı yoktur. Ulaşılabilecek dosyalar yığınını gözden geçirdim. ‘Ulaşılabilecek‘ diyorum, çünkü önceki iki yüzyıl açısından Babiali’nin arşivleri hâlâ araştırmacılara kapalıdır. Ve “sözde soykırımın gerçekten bir Soykırım olduğu, “Soykırım efsanesinin” savaş olayları ve onun sonuçlarının “Soykırımıymış gösterilmesi“ olmadığı ve söz konusu olan şeyin eşelenen eski bir sorun olmayıp yüzbinlerce Ermeni’yi ilgilendiren güncel bir konu olduğu sonucuna vardım.“ diyor.
Oysa dünya’da hiçbir gerekçe, bir halkın, bir topluluğun binlerce yıllık köklerinden, yerleşim yerlerinden koparılarak, kadın-çocuk, yaşlı-genç demeden, geride kimseyi bırakmayacak şekilde tehcir ve imha edilmelerini haklı kılamaz.”
“Tarihte yaşanan trajedilerin, bir daha tekrarlanmaması için atılması gereken ilk adım, bir takım gerekçelerle, “tahrik”, “karşı katliam”, “intikam”, “ihanet” vb gerekçelerle, Soykırımları, katliamları mahzur göstermemek, onlara gerekçeler bularak meşrulaştırmaya çalışmamaktır.”
Ve Yves Ternon’un yazdığı gibi:“ Türk devleti, İttihat ve Terakki Devleti’nin Türkiye Ermenilerinin imha ettiklerini sadece reddetmekte direnmekle kalmıyor, ama aynı zamanda hiç kimseye bu kırımı kabul etme hakkı da tanımıyor.
“1915 Olayları söz konusu olduğunda her türk tarafından kişisel bir saldırı olarak algılanır. Daha da kötüsü, kaba bir nükte ile yanıtlandığı görülür:“….Birinci Dünya Savaşı sırasında Türkiye’de diğerlerinin yanı sıra Ermeniler ‘in yaşamış olduğu acıların sorumluluğunun tümüyle Türklerin sırtına yıkılmak istenmesi, ilk kez rastlanan bir olay değil”. Yada “Sarf edilen Soykırım lafı anlamsız olayların kurbanlarından söz etmek daha yerinde olur”….“ gibi… peş peşe sıraladıkları itirazlar gelmeye başlar.
Sevgili Garbis altıoglu’nun dile getidiği gibi Ermeni Soykırımı 1915’te başalayan bir olay olmadığı, geçmişten süre gelen uzun bir sürecin sonucudur.
“Ermeni jenosidinin ani başlayan bir olay olmadığı, önceleri olan bir sürecin kökenlerinin II. Abdülhamid dönemine, daha öncesine dayandığı biliniyor. 1894-1896 yılları arasında Türkiye’nin değişik yerlerinde (Samsun, İstanbul, Erzurum, Bitlis, Van, Harput, Sivas, Diyarbakır, Trabzon, Birecik) Ermenilere karşı Hamidiye Alaylarının Kürt aşiretlerinin bir bölümünün ve hatta ordu birliklerinin katıldığı bir dizi saldırıda 100.000-200.000 Ermeni yaşamını yitirmiştir.”
“Dr. Hikmet Kıvılcımlı “yakın tarihten birkaç madde” başlıklı yazısında 1890’lardaki Ermeni kıyımına şu sözlerle değiniyordu.
“1890’da İstanbul’da ve 1893’de Anadolu’da Ermenilerin kırımı baş gösterdi. Hele Ağustos 1896’da Osmanlı Bankası’nın zaptına kadar varan ve iki gün iki gece süren Ermeni katliamı, Türk burjuvazisinin gerçekten işarete değer kanlı zaferinin başı oldu..” devamla ; “1890’landen itibaren başlayan Ermeni Satırı, Meşrutiyet burjuvazisinin kanlı korporasyonuyla tam ve kökten bir katliama döküldü. Artık o zamandan beri belli başlı bir Ermeni tehlikesi Türk burjuvazisini tehdit etmiyordu.”(aktaran Garbis Altınoğlu)
Gördüğümüz gibi Dr. Hikmet Kıvılcımlı Ermeni Soykırımı ve katliamları hakkında doğru belirlemelerde bulunuyor. Hatta o dönemde var olan sol hareketlerin çok çok ilerisinde olan tespitler yapıyor. Ancak son cümlede dile getirdiği anlayış, genel olarak Türk Solcularında ve aydınlarında var olan anlayışlara benzer. Yani TKP’de dahil, Türk milliyetçilerin anlayışları; “dış tehlikelere karşı savaşan Türk devletleri için dış güçlerle işbirliği yapan Ermeniler bir iç tehlike oluşturuyordu. Onun için Osmanlı devleti ve İttihat ve Terakki devleti onları etkisiz hale getirmeleri zorunluydu” gibi gerekçeler Soykırım ve katliamları meşrulaştırmaya yöneliktir. Kıvılcımlı katliamlar sonucu Türk burjuvazisi için bir tehdit olan Ermeniler, artık bir tehlike olmaktan çıktıklarını söylüyor. Oysa ortaya çıkan belge ve araştırmalar, Ermeniler’in, merkezi devlet aygıtını ellerinde tutan Müslüman -Türk gruplarının devlet eliyle Türk- Müslüman bir iktisat ve ulus-devlet yaratmak için imha edildiklerini kanıtlamaktadırlar.
Fransız tarihçi devam ediyor: “…Dünyanın her yanında bugün yaklaşık olarak altı milyon kadar Ermeni yaşamaktadır. Çoğunluğu Rusya’da, kalanı da 1,5milyondan fazla diaspora da yaşayan topluluklarda. Ama Türkiye’de ekibin beş yüz yılı aşkın bir süredir Ermenistan adı altında anılan bir bölgede, pratik açıdan artık Ermeniler mevcut değildirler. Ermenistan adı bile haritadan silinmiştir…..“
“Dünya’da ne yazık ki, Soykırımların herkesin sorunu haline gelmesi için AUSCHWITZ’in yaşanması gerekmiştir. Ve 22 Ağustos 1939’da Hitler, 3.Reich’ın Obersalzberg’de toplanan askeri Şeflere hitaben yaptığı konuşmada, cinayetlerini haklı göstermek üzere şunu söyleyecektir: ”Hâlâ Ermeni katliamından bahseden kim var?“… diye sorması, yapmak istedikleri ‘temizlik hareketi’nın, Soykırım ve katliamların çabucak unutulacağı konusunda onları ikna etmeye çalışıyor.
“Aslında Nazi yazışmalarında 1915 olaylarına göndermede bulunulmasa da, Hitler‘in 1923’ten beri Türkiye’deki gelişmelerden haberdar olduğu anlaşılıyor. Çünkü Hitler’in Siyasi Danışmanlığını yapan Erwin Scheuneber-Richter, Ermeni katliamlarının yaşandığı dönemde Erzurum’da Konsolos yardımcısı görevinde bulunmuş“.
Ayrıca Türk ordusunda görev alan ve Ermeniler ’in Etnik Temizliğinde İttihatçılara fikir babalığı yapan, onlara yol gösteren ve hatta katliamlarda aktif olarak görev alan Alman Subay ve Generallerin Türkiye’de kazandıkları deney ve tecrübelerini Alman Ordusuna döndüklerinde Hitler‘e aktarmamış olmaları pek mümkün görünmüyor.
Bu anlamda Ermeni Soykırımı ile Yahudi Holocaust’u arasında organik bir bağ olduğunu söylemek abartı olmaz. Ne yazık ki Ermeniler ve Taşnaksutyun Cemiyeti, 2. Abdülhamid’e karşı ( 1894-1896 yıllarında yaptığı kanlı katliamlardan dolayı) İttihat ve Terakki’nin 1908’de 2. Meşrutiyet’lerini desteklerlerken, kendi köklerini kazıyacak katillerini, kendi elleriyle güçlendirdiklerinin farkında bile değillerdi
4. BÖLÜM :
Adım adım soykırıma giden yol

İttihat ve Terakki hükümeti, Ermeni Tehcir ‘ini başlatmadan önce bütün yerel yöneticiler dahil olmak üzere: Valiliklere, Kaymakamlıklara, Nüfus Müdürlüklerine, Tapu ve Kadastro Müdürlerine gönderdikleri “gizli” ibareli Telgraflarla, her il, ilçe, kasaba ve köylerde kaç Ermeni’nin yaşadığını, sahip oldukları mülk ve öğrenim durumlarını ve Müslüman nüfusa oranla, nüfusun kaçta kaçını oluşturduklarını derhal tespit edip merkeze bildirmeleri talimatını verirler.
Doğu Anadolu Bölgesinde yaşayan Ermeniler ise tümden boşaltılarak, hem Rusya’nın etki alanını daraltmak, hem de Kafkaslara açılan yolu açmak maksadıyla, bölge illeri amirliklerine bildirilir.
Böylece Osmanlı’nın 1904’te yaptığı Nüfus Sayımları esas alınarak Ermeniler, Türk ve Müslüman olan nüfusa göre yüzde iki, yüzde beş ve yerine göre de yüzde on oranlarını geçmemek kaydıyla, Türkiye’nin çeşitli bölge ve illerine dağıtılarak, genel nüfus içerisinde asimääile edilerek eritilecektir.
Tabii ki uygulanan bu yöntemler, İttihat ve Terakki dönemiyle sınırlı kalmamış, Cumhuriyet döneminde, hem Kürtlere ve hem de Alevilere uygulanmıştır.
Bu genel hazırlıklar yapıldıktan sonra ilk aşamada: Birinci Dünya Savaşında Osmanlı saflarında çeşitli cephelerde savaşan Ermeniler, Türk silah arkadaşları tarafından silahsızlandırılarak öldürüldüler. Böylece, ilk tedbir olarak kendi halkların katliamlarını önleyebilecek silah taşıyabilen Ermeniler ‘in bir isyanını önlemek.
İkinci aşaması olarak: 24 Nisan 1915 akşamı İmparatorluğun başkenti İstanbul’da ve daha sonra Ermeni Vilayetlerine kadar uzanan yaygın tutuklamalar başlar. Öncelikle yüzlerce Ermeni entelektüel – Doktor, öğretmen, gazeteci, yazar, sanatçı, avukat ve din adamlarının yanı sıra zengin ve siyasi figürler önce hapishanelere tecrit edildiler daha sonra sürgüne gönderilerek öldürüldüler. Başlatılan bu harekat, daha sonraki Türk devletleri geleneğinde çok sıkça rastlanan türden uygulamalar olduğunu da belirtmemiz gerekir.
Böylece bir bütün olarak protesto seslerini susturmak ve halkın direniş örgütlenmesinin önünü kesmek için bir halkın, bir topluluğun düşünen kafalarını kesmek anlamına geliyordu aynı zamanda. Onun için 24 Nisan Ermeni Soykırımı günü olarak anılıyor.
Soykırım aşaması ise : kadınların, çocuk ve yaşlıların yerleşim yerlerinden kopartılarak bir daha geriye dönmeyecekleri bir şekilde, Suriye çöllerine sürülmeleridir.
Deyr-i Zor ve Canavar Zeki:
Ölüm’ün bir kutuluş haline geldiği bir toplama kampı:
Açlık, hastalık ve tehlikeli uzun yolculuklardan sonra bitkin düşen sürgünler daha sonra da Türk askerlerinin, Kürt-Arap- Çerkez Çetelerinin ve yerli halkın saldırılarına, soygun ve tecavüzlerine maruz kalmışlardı. Yollarda binlercesi öldürülürken, sağ olarak kampa, yanında getirdikleri çocukları ile varmayı başaranlar kurtulduklarını düşlerlerken, kamptaki yaşamı gördükten sonra yaşamanın daha dayanılmaz ve korkunç bir duruma dönüştüğünü anlarlar.
Ne var ki kamptaki insan manzaraları ile karşılaştıklarında yolda ölenlerin ne kadar şanslı olduklarını dile getirirler.
Günümüzde Ermeniler ‘in AUSCHWITZ‘ i olarak değerlendirilen Deyr-i Zor Kampı’nın Ermeni halkının yok edilmesinde çok büyük payı ve korkunç bir yeri vardır. Sağ kalan binlerce Ermeni çocuklara, kadınlara(çünkü erkekler hep yollarda öldürüldükleri için kamplara pek az erkek varabiliyordu) ve yaşlılara mezar olan Dey-ri Zor ve Suriye Çöllerindeki kamplarda noktalanan trajik bir yaşam.
Ve çok dikkatle üzerinde durmamız gereken önemli bir diğer konu ise, ismi bu kampla birlikte anılan Canavar Salih Zeki’dir. Salih Zeki kimdir, neden önemlidir? Soruların cevabını, Soykırımlara karşı TKP ve Mustafa Suphi’nin tavrını ele aldığımız bölümde bulacaksınız. Onun için daha sonra “Yoldaş Zeki” olan Deyr-I Zor’daki “Canavar Zeki” üzerinde durmak istiyorum:
Salih Zeki kimdir?..
(Salih Zeki Kuşarkov)
Tirebolu, Vakfıkebir, Bafra Akademie ve Kayseri’nin Develi İlçesi’nde Kaymakam olarak görev yapmış Salih Zeki. Alaşehir’de görev yaptığı sırada Rumların zorla göç ettirilmesinde oynadığı rol ile Develi’de görev yaptığı sırada Ermeni tehcirinde oynadığı rol, onlara uyguladığı işkence ve infazlarla iyice göze girmeye başlamıştır.
1915 yılında Develi Kaymakamı olan Salih Zeki’nin Develi ve civardaki Ermeniler’e yaptığı işkence ve katliamlara tanık olan Aleks Krikoryan, Strand Karagözyan anılarında; “Toprağın her köşesinde ölü gölgeleri vardı. Biri nereye gidiyorsunuz diye sorsa, cevabımız ölüme, işkenceye, Zekiye olurdu.” diye yazarlar.
Tehcir edilen Ermeni halkının Suriye Çöllerinde topluca yok edilmesi planlandığında bu ‘meşhur kariyeri’yle ilk akla gelen isim Salih Zeki oluyor.
Salih Zeki 1916 yılında Deyr-i Zor mutasarrıflığına atanıyor. 19 Mart 1917’ye kadar sürdürdüğü bu görev sırasında Çerkez, Çeçen ve Araplardan oluşan Çeteler oluşturarak binlerce Ermeni’nin öldürülmesini organize etti.
Aram Danelyan’ın tanıklığından: ”Çerkezler ve Çeçenler genelde Ermeni sürgünlerine karşı çok olumsuz davrandılar. Abartmadan, hançerlerinden Ermeni kanı akmayan bir Çerkez veya Çeçen bulmanın çok zor olduğunu kanıtlamak mümkündür. Kadınları, kızları kaçırıp götürmeleri, tecavüz etmeleri, işkence yapıp öldürmeleri çok sıkça yaptıkları suçlardı.”
Acıma duygusu gibi insani duygular, cinayet işlemeye ve onlarca, yüzlerce, binlerce insanı öldürmenin önünde engel oluşturabilir.
Onun için Canavar Zeki Deyr-i Zor’da oluşturduğu “İnfaz Çeteleri Çerkezlere, Çeçenlere merhametli olmamaları doğrultusunda yaptığı gösteri ve söylediklerini okuduğumuzda, ancak böyle biri, gözlerini kırpmadan ve kadın-çocuk-yaşlı demeden, yüzbinlerce Ermeni’yi öldürebilir deriz. Atıyla Soykırım yolculuğundan Der’I Zor kampına ulaşmış Ermenilerin arasına dalarak iki yaşlarında bir çocuğu alıp havaya kaldırır, “Bu günahsızı bile, merhamet göstermeden öldürmek lazım, öbür akranları gibi. Gün gelir ayağa kalkar, Ermeni kıtalından mesul olanların peşine düşer ve öç alır… Rüşvete niye ihtiyaç var? Şayet istediğiniz paraysa, evvela onları öldürün, sonra paralarını ve mallarını alın. İmparatora hizmet ediyorsunuz, bu sebepten, işiniz meşru” diyerek ve havaya kaldırdığı çocuğu fırlatıp yere atar.
Yüzlerce Kilometre yürüyerek, açlık, susuzluk, hastalık Teşkilat-I Mahsusa birlikleri ve yol boyu hazır bekleyen çetelerin saldırılarından sağ kurtulup Der-I Zor’a ulaşabilenleri bekleyen yine de ölümdü.
Yani Salih Zeki’in Ermeni Soykırımı’nda üstlendiği rol ve faaliyetleri, Yahudi Holokost’u sırasında AUSCHWITZ toplama kampı komutanı Rudolf Hess’ın eylemleri ile kıyaslanabilecek düzeyde olduğudur. Holocaust (Holokost) sürecinde en büyük toplama kampı olan AUSCHWITZ’in komutanı R. HESS insanları yok etme operasyonları hazırlayıp şahsen uygulayan kişiydi. Salih Zeki, Ermeni Soykırımı sürecinde Ermeniler ‘in AUSCHWITZ’I olarak değerlendirilen Dey-I Zor ve etrafında oluşturulan kampları içine alan Zor sancağı mutasarrıfı idi.
Zeki, bu sancakta bulunan ve Osmanlı devletinin bir türlü kontrol altına alamadığı Çerkez, Çeçen ve Araplardan çeteler oluşturup, Deyr-I Zor ve Resül-aynda topladıkları binlerce Ermeni’den oluşan kafileler topluca imha etme Organizasyonu’nu yapan kişidir. Bu nedenledir ki, Ermeni Soykırım tarihinde, “Canavar Zeki” olarak geçer.
Müslüman Çerkez, Çeçenler ve Arap Çeteleri tarafından etrafları sarılmış Ermenilere açlık ve hastalıkların bedenleri kemirerek, acı çekerek yavaş yavaş ölme vahşetinin yaşatıldığı ölüm çukuru….
Ve Çerkez mezarcılar ölenleri toplu halde çukurlara doldururlarken, ölmek üzere olanları da( nasıl olsa ölecekler, bir daha uğraşmayalım) diye, birlikte diri diri gömdükleri Deyr-i Zor Kampı.
Deyr-I Zor’a Tanıklık Edenler :
Arar Andorra kayıtlarında yer alan Konya kökenli bir makinist( tehcir kafilelerinin Transport ’unda görev yaptığı için katliamdan kurtulmuş) Kevork ve karısının şahit oldukları korkunç olayları anlatırlarken yüreklerinin nasıl dağlandığını ve ölmedikleri için nasıl suçluluk duygularına kapıldıklarını ve o duygunun Vicdanlarına nasıl bir ağırlık yaptığını vurgular. Ve Yollarda her gün karşılaştığı binlerce ölüm biçimlerini âdeta kanıksadıklarını dile getirir. Ancak Deyr-I Zor kampında karşılaştığı bir olayı şöyle anlatır:
“Bir çadırın altında açlıkta ölmek üzere olan bir yetişkin ve küçük bir kız ölüme yakın bir durumda uzanmış! Pişmekte olan et’in kokusu küçük kıza kadar gelmektedir. Bu kıtlık ortamında bu büyük bir ayrıcalıktı. Yetişkin ve kız birbirlerine bakmaktadırlar. Artık Eşek eti satılmıyordu. Köpek kesip yemek te Çerkezler tarafından yasaklanmıştı. Muhtemelen yine küçük bir çocuk ölmüştü ve onun etini pişirip yiyiyorlardı. Küçük kız annesine: “Anne artık dayanamıyorum. Onlarda bir parça istemeye git” der. Kadın çadırı terk eder ve bir müddet sonra kırgın ve kızgın bir şekilde geri döner. Küçük kız kokusu gelen etten vermediklerini anlar ve fakat umudundan ve arzusundan çok çabuk vazgeçmek istememektedir. “ondan vermediler değil mi Mama?”. “Hayır kızım…kör olsunlar.” Küçük kız yazgısına boyun eğerek annesine öğütlerde bulunur: “Mama, Ben ölürsem, sende onlara benim etimden verme. Ve Ölüm Kamplarında; “ çocuklar, yaşadıkları sırada, annelerinin kendilerini yemeleri düşüncelerine alışmışlardı.”
Dikran Berberyan, Şeddadiye’nin çevresine doğru yola çıkarıldıklarında yedi arkadaşıyla kaçmayı başarıyor.
Ve Deyr-i Zor hakkında şunları anlatıyor: “Deyr-i Zor’da katliamlarının gerçek uygulayıcıları, düzenleyicileri ve sorumluları, Kaymakam Zeki Bey, Deyr-i Zor mebusu Turki Bey, Hüseyin Cesim ve abisi, o güne kadar düzensiz olan Çerkez milisler ve onların şefleri Süleyman Bey, Mohammed, Haydar Mustafa ve diğerleridirler.”
Ermeni Kırımı sırasında binlerce Ermeni’nin “Ölüm Yürüyüşü “nün son durağı olarak belirlenen “Toplama Kampları” diye adlandırdıkları sağ kalanların içine dolduruldukları” ölüm çukurlarıdır.
Mezopotamya çöllerine ulaşabilen sürgün sayısı 870.000 olarak verilmektedir.
Hama, Humus, Şam, Amman, Havran, Mann Bölgeleri ( Sonbahar1915-Yaz 1916) yollarda olan 132.000 kişiden 20.000 ölü.
Böylece 200.000’I Ras ul-Ayn ve Der-I Zor bölgelerinde katledilmiş toplam 630.000 ölüye ulaşmaktadır.
Yetimhanedeki görevlerinden dolayı ulaştığı bazı verileri paylaşan Mihran Ağazyan şöyle aktarmış: Çok korkunç kötü ve acınacak şartlarda Zor’da tutulan 2000 yetim ve Zeki’nin eseri olan ve Hakı Bey tarafından Meskene Zor yolunda toplatılmış yüzlerce yetimlerin yok edilmeleri işlemi sona bırakılmıştı. Birçokları yolda ölmüşlerdi. (…..) Yetimhane olarak adlandırılan pek çok acıya, mezalime belirli bir müddet maruz bırakıldıkları bu cehennemi yerden bulunan Deyr-I Zor’daki sekiz yüz yetimle birlikte, onları Aralığın dondurucu bir gününde, iki tekerlekli yük arabalarına bindirerek yola çıkardılar.”
“(….) Birçokları, tekerlekli yük arabaları içerisinde tamamen ıssız, yaşanılmayan çölün bir köşesinde dinamitle uçuruldukları sırada, diğerleri doğal çukurlar içerisinde canlı canlı fırınlanmışlardı.
Deyr-I Zor’daki resmi kütük kayıtlarına ulaşan Ağazyan , “1915 Haziran’dan Mayıs 1916’ya kadar, bölgeye yüzde 10’u erkek, yüzde 30’u kadın, yüzde 60’I çocuk olan 180.000 sürgünün sağ olarak ulaştığı, bunların arasında sadece 30.000 kadının ve küçük kız çocuklarının Ermeni Vilayetleri kökenli olduklarını” belirtmektedir.
Aram Andonian tarafından toplanan bilgilere göre, Zeki’ye bölgeyi temizlemesi için gerekli olan beş aylık bir süre zarfında, 1916’nın Temmuz sonundan Aralık sonuna kadar, Zor’daki katliamlarda toplam 192.000 kişi kurban edildiler.
İskenderun’daki Alman Konsolos Jesse B. Jackson ise, 300.000 Ermeni’nin Deyr-I Zor Kampına sürüldüğünü belirtmiştir.
Sonuç olarak kaynaklar arası farklılıklara rağmen Salih Zeki ve ekibi bu iki yüz bin ya dan 300.000 kişinin ölümünden sorumlu olduğudur. Ortaya çıkan belgeler ve tanık ifadeleri bunu doğrulamaktadır. Salih Zeki’nin kendi ifadesi ise, 60.000 çocuk ve kadının ölümünde sorumlu olduğudur.
Böyle bir etnik temizlikte aktif olarak görev alan bir kişinin durumu, sadece kurbanların sayıları ile ölçülemez.
Hele hele, itilaf devletlerinin bastırmalarıyla Türk devleti tarafından ölüme mahkum edilen bir Canavar’ın yurt dışına kaçarak, Mustafa Suphi ile olan dostluklarından dolayı TKP Merkez Komitesine alınarak ödüllendirilmesi ve bu Parti’nin Türkiye Komünist Hareketi tarafından milat olarak alınması bizleri bir kez değil, bin kez düşündürmelidir !..
Alman misyoner Hans Bauerfeind’in şu söyledikleri Alman İmparatorluğu’nun Ermeni Soykırımı karşısında izledikleri politikanın en kısa bir özetini veriyor: “ Tanrı (siz bunu İmparatorluk olarak anlayın) bize her şeyi görmemizi, hepsini bilmemizi ve bizden susmamızı istedi.” Bunun için gerek Türkiye’de görev yapan misyonerler olsun ve gerekse Osmanlı Ordusu’nun komuta bölümlerinde görev yapan subaylar olsun, “Tanrı”larının buyruğuna uyarak, Anadolu topraklarında uygulanan toplu imha olaylarına karşı sessiz kalarak, suça ortak olmuşlardır.
Hayatta kalan Ermenilerin bır kısmı zorla müslümanlaştırılırken, bir kısmı da yurt dışına kaçarak Ermeni diasporasını oluşturdular.
Böylece Batı Ermenistanda Ermeni soyu tüketildi, entelkektüel birikimi ve kültürel mirası da yok edildi. Ve ne yazık ki, Ermeni devrimcilerinin, Ermeni Sosyalistlerinin yaratmış oldukları devrimci geleneğin, devrimci mirasIn bir sonraki devrimci kuşaklara ulaşmasını da engellenmiştır.
Yukarda açıkladığım gibi Ermeniler, Osmanlı ekonomisinin belirli alanlarında, maliye’de, ticaret’te ve daha farklı üretim alanlarında önemli bir etkiye sahiplerdi. Öyleki Ermeni iş adamları, finansörler, tüccarlar Osmanlı imparatirluğu’n ürteim ve ticaretinin yaklaşık olarak yüzde 25’ini kontrol ediyordu. Ayrıca tarım zanaat’ta da önemli bir faktör olmuşlardı.
Ermenilerin, Osmanlı ekonomisindeki bu başarıları, onların mallarına ve onların sahip oldukları sermaye’ye sahip olma dürtüsünü de beraberinde getirmiştir. Devlet’in destek ve teşviki ile yapılan büyük çaplı yağmalar, ne yazık ki Ermeni nüfusunun yok edilmesinin gerekçeleri haline gelmiştir. Ve aynı zamanda bütün bunların ideolojik bir temeli vardı.
Ermeni Tarih Profesörü Ter Minassian’ın aktardığına göre ; “19.yüzyılın sonunda Ermeni nüfusunun 3,5 milyon olduğu tahmin ediliyordu: muhtemelen bu nüfusun üçte ikisi Osmanlı İmparatorluğunun egemenlik alanında yaşıyordu. Ancak kesin olan tek bilgi, 1897’de Rusya İmparatorluğunda yaşamakta olan sayının 1.240.000 kişi olduğudur.
İstila, savaşlar ve anlaşmalar sonucu yapılan göçlerle Ermeniler Osmanlı, Rus ve İran İmparatorluklarına ve dünyanın başka ülkelerine dağılmışlardır. Böyle olmakla birlikte; Dil, din ve yazılarından başka kendilerine özgü, ortak bir toplumsal yapıları da vardı.“
Osmanlı İmparatorluğu, müslümanlarla müslüman olmayan toplulukları bir arada tutabilmek için 1856’da Hatt-ı Hümâyunu ile bütün uyrukların yasa önünde eşit olduğunu ilan etmek zorunda kalsa da, bunun Anadolu eyaletlerinde pratik bir uygulaması yoktu.
“Millet Nizamnamesi” ile “Milli Meclis”in aldığı bazı reform kararları asıl olarak şehirlerde yaşayan İstanbul’daki Ermeni Rahipler ve burjuva kesimleri idi: Büyük bir kısmı tarımla uğraşan Ermeni köylülerin kaderi, bütün Anadolu köylülerinki gibi kötüleşmeye devam ediyordu.
Ermeni sorununun kilit konusu tarım problemiydi. Merkezileşmiş Osmanlı bürokrasisi ve yeni vergi sistemi, taşra vilayetlerinde süregelen zorla vergi toplama usullerini, “feodal rant”ı, yolsuzlukları ve anarşiyi kaldırmadan baskıları daha da arttırmıştı.
Her zaman borçlu ve keyfiliğe maruz bırakılmış durumda olan Ermeni köylüleri hem Ermeni ağaların, hem de Müslüman toprak sahiplerinin insaflarına, sömürü ve zulümlerine terk edilmişlerdi.
19.yüzyılın ikinci yarısında Kafkaslardan Çerkez göçmenlerin gelmesi, Kürtlerin yayılması…durumu Ermeniler için hayatı daha da zorlaştırmıştı.
1864 Rus-Gürcü Savaşında galip gelen Rusya, Kafkasya’da yaşayan 500.000 civarında Müslüman ve Avrupa’da gelen muhacirler, Ermeni toprakları üzerinde iskan edilmişlerdir. Öte yanda göçebe halinde yaşayan Kürt göçerlerinin hareket alanları kuzey, kuzey doğu bölgelerine doğru, Muş, Van yöreleriyle Ağrı Dağı çevresinde konumlandırılarak, böylece Batı Ermenistan’ın Demografik yapısını değiştirmeye yönelik adımlar atılmıştı.
Ermeni katliamları ve Soykırımı üzerine Alman Arşivlerinde bulunan belgelere dayanarak çok geniş bir çalışma yapan Wolfgang Gust, aynı zamanda Alman Arşivlerine dayanarak ortaya koyduğu diğer bir gerçek ise, 1.Dünya Savaşında Osmanlı İmparatorluğu ile askeri ittifak içinde olan Alman devletinin, Alman Subaylarının ve Alman siyasi misyonerlerinin katliamlardaki rollerine de dikkat çekmektedir.
Volfgagn Gust: “Ermeni Soykırımı, 20.yüzyılın ilk büyük Soykırım örneğini teşkil etmektedir. Ne var ki, işlenen suçun büyüklüğüne rağmen cezalandırılmaktan büyük çapta kurtulmuştur.
Fail‘lere sağlanan dokunulmazlık, “Ermeni Soykırımı”na başka önemli bir fark da yüklemiştir. Bu fark, aynı zamanda ikinci Dünya Savaşında kitlesel imha kampanyalarını işlerliğe geçirme konusunda Adolf Hitleri cesaretlendiren başlıca faktörlerden biri olmuştur.
Dolayısıyla 1.Dünya Savaşı Ermeni Felaketi, Yahudi Holocaust’nun sadece bir önceli değildir, aynı zamanda aralarında organik bir bağlantı da var.“
Yine gazeteci Gust’un araştırmalarında vurgu yaptığı diğer bir nokta ise, Yahudi Holocaust’unun tam olarak kabul edilmesi ve fail tarafında yer alanlarca bedelinin ödenmiş olması, Yahudi halkının maruz kaldığı vahşetin sonuçlarını hafifletmesi bakımından çok önemli bir adım olduğu gibi, bir insanlık suçu olan Soykırım eylemini, sadece devletler arasında yapılan anlaşmalarla değil, aynı zamanda toplumların vicdanlarında büyük bir hesaplaşmaya, büyük bir muhasebe yapmaya da yol açmıştır. Ve böylece Holocaust’un, bir anlamıyla tarihte kaldığını söylemek mümkündür.
Ancak Ermeni Soykırımı ise sadece 1915 süreciyle sınırlı kalmıyor, İttihat ve Terakki’nin yarattığı gelenek üzerinde gelişen Türkiye Cumhuriyeti Devleti, onları katliamcı temel politikasını devam ettiriyor.
Enval-I Metruke: (Terk edilmiş mallar olarak adlandırdıkları, aslında imha ettikleri azınlık halklardan geride kalan mallardır.)
Nevzat Onaran’ında belirttiği gibi,; yağmalamanın kayıt tutulduğu Tasfiye Komisyonu sürgün defterleri hâlâ Adalet Bakanlığının denetiminde saklı tutulmaktadır.
Ancak bütün yasaklamalara ve inkarlara rağmen, : Ahtamar Adası, Çankaya Köşkü, Erzurum Kongresi’nin toplandığı bina, Heybeli Adadaki Deniz Harp Okulu binası, Divan Oteli’nin arazisi, bütün Emval-I Metruke’den sadece bir kaç tanesidir.
1920’ler sonunda dağıtılan ve satılan evler, tarlalar, bahçeler, hanlar, fabrikalar ve araziler yeni sahipleri adına tapulandırıldı.”
Türk Devleti’nin Enval-I Metruke adı altında geliştirdikleri Ermeni, Rum ve diğer azınlık toplulukların mallarını “millileştirme” faaliyetleri kesintiye uğramadan devam eder.
Çünkü İttihat ve Terakki Devleti tarafından önce Rum ve Ermenilerden başlayan göç ettirme harekatının temel hedefi, hızla çökmekte olan Osmanlı Türk Devleti‘ni yaşatabilmek için kendi “milli iktisa”ını oluşturmak, Türk ve Müslüman olan burjuvazisini yaratmaktı.
İttihat ve Terakki Cemiyeti (ITC) 23 Ocak 1913’te yaptığı Babiali baskını ile iktidarı ele geçirdikten hemen sonra yaptığı Kongre’de “milli iktisat“ politikasını benimseyerek işe başlar.
“Milli İktisat” yaratma projesinin başına 1.Dünya Savaşında iaşe nazırı olarak görevlendirilen Kara Kemal getiriliyor.
İttihat ve Terakki’nin ileri gelenlerinden olan Ahmet Kemal (Kara Kemal), Cemiyet içinde ’küçük efendi‘ olarak anılırdı Çünkü ‘büyük efendi‘ Talat’tı.
İaşe Nazırı Kemal: “Türkiye’de dayanacağımız bir sınıf yaratmamız gerekir.“ der.
Aynı dönemde Akçuraoğlu Yusuf şunları yazıyordu:“ Biz Türkler, Avrupa sermayesinden yararlanarak, dayanacağımız bir sermayedar burjuva sınıfı çıkarmak zorundayız: Yalnız Osmanlı Devleti’ni ancak Türk burjuvazisinin doğuşu kurtarabilir.“
Onun için Osmanlı devleti hükümeti 1913-1914 yılları arasında işe Ege Rumlarına karşı geniş bir “Boykot” ve “kaçırtma” planını yürürlüğe sokarak başlar.
Gayrimüslim azınlıkları kendi bünyelerinde gelişen “tümör” olarak niteleyen Kuşçubaşı Eşref(Eşref Sender Kuşçubaşı Ubıh asıllı olup bir Türk istibaratçısıdır) sözleriyle Ege havalisindeki temizleme işini, ordu olarak Pertev Demirhan Paşa’nın kumandasında olan Dördüncü Kolordu’nun Erkani Harbiye Reisi Cafer Tayyar, mülki amiri olarak İzmir Valisi Rahmi Bey, İttihat ve Terakki Fırkası adına da Celal Bayar ifa edeceklerdi.
İşin teknik kısım Kuşçubaşı ve Çetelerine düşmüştü. Rumların kaçırtılmasından sonra mal ve mülklerinin yönetimini ise Celal Bayar üstlenmişti.
Ege Bölgesinde ne kadar Rum’un göçertildiği konusunda net bir rakam olmamakla birlikte, Celal Bayar’ın aktardığı bilgilere baktığımızda, sadece İzmir civarında 130.000 civarı da Rum’un göçertildiği yönündedir. O zaman Osmanlı Meclisi-Mebusan başkanı olan Halil Menteşe’nin verdiği rakamlar 200.000 dolayındadır. ABD’nin Türkiye Büyük Elçisi Henry Morgenthaus’enin tahminleri ise, 200.000 ile 1milyon arasında olduğunu iddia eder.
Bu kadar büyük bir nüfusun geride bıraktıkları mal-mülkün miktarı bilinmez, ama tahmin edilebilinir.
1915 Ermeni Soykırımı’ndan gasp edilerek “Müslüman“ ve “Türkleştirilen” mallara gelince: İttihatçıların Ege’de tecrübe edindikleriyle „Müslüman/Türk burjuvazisi yaratma” planlarını 1.Dünya Savaşının yaratığı fırsatlarla birlikte daha da hızlandırdıklarını görüyoruz.
27 Mayıs 1915’te resmen tehcire başladıklarında Ermenilerden kalan mal ve mülklerin ne olacağına dair mevzuat ilan ederek işe başlamışlardı. mevzuata göre hükümet, tehcirin uygulandığı bölgelerde iki mülkiye ve bir maliye memurundan oluşacak Enval-i Metruke(terk edilmiş mallar) komisyonları kurulacaktı.
İTC’nin yarı-resmi yayın organı olan Tanin, 7 Mayıs 1917’de şunları yazıyordu: İki-üç yıl gibi kısa bir zaman diliminde görevin “başarıyla“ tamamlandığını Türk ve Müslümanlara şöyle müjdeliyordu:“….birkaç sene evveline gelinceye kadar memleketin bütün iktisadi faaliyetleri gayri milli eller içinde olduğu halde şu bir iki senden beri doğrudan doğruya milli olan teşebbüsat büyük bir vus’at cesb etmiş bulunuyor…. Harbin milli tucaret ve milli tüccarlar noktai nazarından icra ettiği bu faideli tesirlerden dolayı ne kadar memnun olsak azdır.“
İşte Osmanlı Türk Devletinin Gayrimüslüm topluluklarını imha etmesinin arka planında yatan, resmi tezlerin iddia ettikleri gibi bir “Güvenlik Tedbiri” gibi gerekçeler değil, kendi milli varlıklarını kurmak için devlet eliyle Türk ve Müslüman burjuvazisini yaratmak amacıyla Hristiyanları imha ederek, mallarına-mülklerine el koymaktır. Böylece çok kısa sürede, Tanin gazetesinin yazdığı gibi, ecnebierin elinde olan iktisat, türk ve Müslümanların eline geçmiş oluyor.
Ne var ki bu süreç bunla kalmıyor. İTC saflarında Kara Kemal ile birlikte yer alan ve ittihat devletinden sonra Cumhuriyet devletinin başına geçen “Sarı Kemal” bu karlı işi Cumhuriyet döneminde de devam ettiriyor.
1919-1922 yılları arasında milli iktisat ve ”Türk ve Müslüman“ burjuva yaratma faaliyeti hızla devam ediyor. Karadeniz bölgesinde yaşayan Pontus Rumları’nın tasfiyesi başlıyor. Aynı bölgede yaşayan ve bölgenin büyük ticaret işlerini yapan Ermeniler ise, İttihatçı rejim tarafından daha önce tasfiye edilmişti ve sıra Pontuslara gelmişti.
Çünkü gerek İttihat Devleti ve gerekse Türkiye Cumhuriyeti Devlet’lerinin temel hedefleri, bir yanda Hristiyan toplulukları yok ederek üzerinde yükseldikleri toplumu homojenleştirmek, diğer yandan da o toplulukların ellerinde bulunan bütün iktisadi imkanları, gayri milli olan iktisadi faaliyetleri, Türk ve Müslümanlaştırarak, Türk devletinin dayandığı burjuva sınıfını yaratmaktı.
1880 yıllarının istatistiklerine göre, Pontusların yaşadığı Trabzon’da ihracatla uğraşan 32 tüccardan sadece 3’ünün Türk, 16’sının Ermeni, 14’ünün Rum olduğudur. Türk tüccarlar sadece iç pazara yönelik ticaret yaparlarken, Ermeni ve Rum tüccarlardan İran ve İngiltere gibi ülkelere kadar mal gönderenler vardı. Bölgede faaliyet gösteren 14 büyük komisyoncudan 10’u Rum ve Ermeni Komisyonculardan oluşuyordu. Bankacılık sistemi de ağırlıkla gayrimüslümlerin elindedir.
Samsun, Giresun ve diğer Karadeniz illerinde de durum pek farklı değildir. Rum burjuvazisi esas olarak tütün ve fındık üretiminde, kıyı taşımacılığında Rusya ve İran’la yapılan ticarette önemli Roller oynuyordu.
Önemli diğer bir olay ise, çok gizli tutulan İzmir yangınıdır. Bu yangın olayı “Millileştirme faaliyeti”nin bir devamı olmuştur.
13 Eylül 1922 tarihinde meydana gelen yangın olayı, Mustafa Kemal’in İzmir’de olduğu bir döneme denk gelmesi bir tesadüf değil, bilinçli ve planlı olarak yapılmış bir olaydır.
Yangın’ın başladığı bölgeye baktığımızda yapılan yağmalar ve el konulan malların miktarına baktığımızda, yangın olayının bir tesadüf olmadığını gösterir.
Rumların ve Ermenilerin oturduğu mahallelerde başlayan yangınların, etrafta ki mahallelere zarar vermeden yayılması, “millileştirme” faaliyetinin bir devamı olduğunu gösterir.
Yangın bilançosu: yaklaşık 2,6 milyon metrekarelik bir alan, 20.000 ev, işyeri, kilise, hastane, fabrika, depo, Opel ve lokanta yok olmuş. Türk ordularının, yağmacı ve çetelerin önünde İzmir’e sığınan Rum, Ermeni sayılarının, İzmir’de yaşayanlarla birlikte, 500.000’e yakın olduğu, bunların ancak 320.000’i Gemilerle tahliye edilebildiği, geri kalan 180.000 civarında kışının ise, yangın ve yağmalama esnasında yaşamlarını yitirdiklerini ileri süren kaynaklara göre, “Yangın“ sayesinde İzmir şehri, gayrimüslümlerden, böylece, temizlenmiş olmuştur.
Dönemin Maliye Bakanı Hasan Fehmi, 29 Kasım 1922’de Gizli Celse’de yaptığı açılamada;
“Gayrimüslim’lere ait 20.000 ev yandı. Onlara ait mal ve eşyalardan fazla bir şey kalmamıştır…zarar en az hesapla 300 milyon altından fazladır.“ diyordu.
Bu “millileştirme,“müslüman“ ve “türkleştirme“ yangınının yarattığı zararlar konusunda Britanya Dışişleri Bakanlığı arşivlerinde bulunan bir belgeye göre ise, eski başbakan Sir Stanley Baldwin’in yeni seçilen başbakan Ramses MC Donald’a yazdığı “Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Ermenilere neden maddi yardımın yapılmasına vurgu yaptığı raporlarında dile getirdiği husus şöyle: “Toplam beş milyon Türk Pound’u (33 Ton altına eş değer) Türk hükümeti tarafından 1916’da Berl7n’deki Reich Bank’a yatırılmıştır. Bunun büyük miktarı Ermenilere ait olan paradır.“
Ayrıca Deutsche Bank’a aktarılan Ermenilerden el konulan altın miktarı ise bilinmemektedir.
Diğer yandan Ermeni Ulusal Konseyi’nin 1919’da yayınladığı rapora göre 1915 sürecinde el konulan Ermeni mallarının yaklaşık değeri 19 milyar Fransız Frank’ına ulaşmaktadır.“ deniliyor.
Bir diğer kaynak ise, 1925 ABD Senatosunda yapılan görüşmelerde, Ermeni mallarının 49 milyon Dolar olduğu tahmin ediliyor.
5. Bölüm
Bütün bu gelişmeler bize gösteriyor ki, Ermeni ve diğer Hristiyan azınlıklarının tehcir ve imha edilmesinin nedeni iki boyutludur.
Birinci boyutu: gayrimüslimlerden arındırılmış, başka bir deyimle, “Gavur”dan arındırılmış, müslümanlaştırlmış homojen bir toplum yaratmaktır.
İkinci boyutu ise: “milli olarak var olmak” için Türk devletinin üzerinde yükseldiği “milli iktisat” ve Türk devletinin dayandığı “Türk” ve “Müslüman” bir burjuva sınıfı yaratmaktır.
Gördüğümüz gibi soykırımların bir yüzünde Emval-I Metruke diye adlandırdıkları Tehcir edilen, soykırıma uğratılanlardan geride kalan malların Türk ve müslümanlaştırılması yer alır. Diğer yüzünde ise, eftal-I metrukelerdir. Yani el konulan çocuklar ve kadınlardır.
Kadınlar, genç kızlar ve çocuklar: Ermeni Tehcir ve Soykırımı’nda en zalim, en vahşi ve en barbar uygulamalara, taciz ve tecavüzlere hedef olmuşlardır. Yaşanan olayların vahametini bilmeyenler, “ bir halkın, Hristiyan inancına sahip olduğu için bir topluluğun imha edilmesinin kendisi, çok ağır, çok büyük bir zulüm, çok barbarca bir olay değil midir?” diye sorabilirler. Elbet te öyledir. Ancak gerek İmha dönemini araştıran bilim insanları, tarihçiler, araştırmacılar ve gerekse ortaya çıkan bilgileri, belgeleri, tanıklıları birleştirerek bir süreci, bir dönemi anlamaya çalışan bizler, “ölmüm”ün bir “kurtuluş” durumuna getirildiği koşullar altında olaylar arasındaki farkı vurgulamak için kavramlar bulmakta zorlanıyoruz. Burada amaç, imha edilen insanlara uygulan zulüm ve vahşet yöntemleri arasında birini tercih etmek değildir. Burada hedeflenen, tehcir ve yok etme sürecinde, toplumun en savunmasız bireyleri olan kadın ve çocukların maruz bırakıldıkları barbarlığı ve vahşeti bir kez daha gözler önüne getirerek, hatırlatmaktadır.
Burada, gerek Osmanlı devlet güçlerinin, gerek o güçlerin denetiminde katliamlara, yağmalara katılan Kürt aşiretleri (Hamidiye Alayları) ve gerekse katliam ve yağmalara katılan çetelerin Hristiyan kadınlarına ve kızlarına yaptıklarını anlatmayacağım. Çünkü Soykırım boyunca Hristiyan topluluğun mal ve namusunu “ganimet” olarak değerlendiren ve Müslüman topluluklara “ganimet” olarak sunan Müslüman – Türk devletlerinin yaptıkları yüzbinlerce olay vardır.
Binlerce Olaydan Sadece Birkaçı:
Yer Urfa: Suriye çöllerine götürülmek üzere Urfa’da topladıkları Ermeniler arasından 300 kadar kadın ve genç kızın seçilerek bir kiliseye doldurulmaları ve orada tehcir olayına katılan görevlilerin cinsel ihtiyaçları için kullanmalarıdır. Böylece, İttihatçı Barbarlar, hem “Savaş Ganimeti” olarak gördükleri Hristiyan kadın ve kızlarını birer cinsel obje olarak kullanırlarken, Hristiyanlar için bir ibadet yeri olan Kiliseleri “Genel Evi” olarak kullanmaları vahşet boyutuna, yapılan barbarlığa başka bir boyut eklemiştir.
Ne yazık ki kadınlar, her türlü sağlık imkanlarında yoksun bir şekilde askerlere, aşiret mensuplarına ve çetelere sunulurken kısa sürede bulaşıcı hastalıklara yakalanmalarına neden oluyorlar. O bulaşıcı hastalıklar, asker ve aşiret çeteleri arasında da hızla yayılmaya başlar. Ve İttihatçılar, askerlerinin hastalanmalarına “neden” göstererek kiliseye hapsettikleri Ermeni kadıların tümünü imha ediyorlar.
Bir başka olay: Suriye çöllerine doğru Ölüm Yolculuğuna göndermek üzere Trabzon’ da topladık 30.000 kişinin 3000’i çocuktur. Bu çocuklardan bazı kız çocuklar alıp götürülür. Geri kalan çocuklar ise Trabzon Hilal-I Ahmer hastanesinde zehirletmek suretiyle öldürülmüşlerdir.
Yer Malatya: (Ernst Cristofel’in 1916-1917 arası) : “Genç kadın ve kızlar özel olarak çok zor durumda bulunuyorlardı. Açlık ve barınacak yerlerinin yokluğu… kadınları ve kızların hayata kalabilmeleri için her türlü yolu denemek zorunda bırakmıştı. Bir Müslümanla yasal olarak evlenmek, hatta ikinci veya üçüncü karısı olmak imrenilecek bir durum, bir kaderdi. Üstelik onlara evlenmek veya nikahsız yaşamak isteyenler genellikle onların kocalarını öldüren katillerdir. Bu kadınların neler çekmiş olabilecekleri tasavvur edilebilinir.”
Çocukların durumu: 1915’teki sürgünler sırasında Malatya’nın yetkilileri, terk edilmiş( eftal-I mefruke) çok çocuk topladılar. Ve onları yetimhanede büyütmek istediklerini söyledikleri için kimi aileler gönüllü olarak çocuklarını Vermişlerdir…… Yetimhaneden başka her şeydi. (….). Bu kuruluşlarda durum korkunç ve ürkütücüydü. Açlıktan ve salgın hastalıklardan çocukların sayısı her gün azalıyordu. Sabah olunca gece boyunca ölen çocuk cesetlerini iple çekip götürüp atmak için özel olarak bazı kadınlar işe alınmışlardı. Onları köpeklerin parçaladıkları, kuruluşun çevresindeki bahçelere atıyorlardı. Bu Bahçeler insan kemikleri ile kaplı, dolu bulunmaktalar. Dört ay sonra sekiz bin çocuktan geriye dört yüz çocuk kalmıştı.” diye yazıyor.
Alman bir misyonerin dile getirdiği gibi; “Ermenileri hedefleyen, genel ahlak kurallarını hiçe sayan, kuvvetli bir imha etme politikası söz konusudur… Kimi kadınların yaşamalarına izin verilmektedir, bu da onları çürüyerek ölüme bırakma anlamına gelmektedir; aynı şey çocuklar için de geçerlidir. Veya zorla müslümanlaştırılıp türkleştirileceklerdir.”
Tıpkı 1937-1938’de Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yaptığı Dersim Katliamı’nda toplayıp nereye götürdüğü meçhul olan çocuk ve kadınlara yapılan durumlar gibi !..
Ermeni mallarına el koyma, sahip olma dürtüsü, devlet aygıtında ve devlet güçlerinde yoğun olarak var olduğu gibi, gerek yağmacılarda ve gerekse toplumun değişik kesimlerde de bu dürtü, çok güçlü olarak vardır. Hele hele katlı vacip olarak gördükleri “gavur”u öldürmek ve “ganimet” olarak gördükleri mallarına el koymak Müslüman topluluklar için her zaman teşvik edici bir durum olmuştur. Dini inançlarına göre “Cennet’e gitmek“ yada “şehit olmak“ da varsa işin ucunda, böyle bir fırsatı kaçırmazlar.
Eğer yüzyıllara dayanan Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılma sürecine girdiği bu dönemde, Hristiyan inancına sahip etnisiteleri, toplulukları hedef alan politikalarını ve o politikalar temelinde gelişen Soykırım, Etnik Temizlik ve Katliamları doğru kavrayamazsak, Cumhuriyet Türkiye’sinde yaşanan Kürt Katliamlarını, Dersim Katliamı’nı ve diğer Alevi Katliamları’nı da doğru olarak anlayamayız. Türkiye tarihinde sıkça karşılaştığımız ve aynı zamanda İnsanlık tarihi açısından bir Utanç oluşturan soykırım ve katliamlara karşı doğru bir politik tavır koyamaz, doğru bir duruş geliştiremeyiz.
Onun için sadece anma yıl dönümleri ile kendimizi sınırlamadan, her zaman ve tekrar tekrar tartışmak, sorgulamak, doğru çözümler üretmek zorundayız.
Çünkü üzerinde durduğumuz bu Soykırım ve Katliamlar, sadece tarihte kalan olaylar olmayıp, günümüzde de değişik biçimlerde devam etmektedir. En bariz örnekleri: Koçgiri, Seyh Sayid, Zilan, Dersim, 1957 Pogromu gibi, Katliamlar, Ermeni Katliamı’ndan sonra Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yaptığı en büyük katliamlardır. Bu katliamların kurbanlar üzerinde yarattığı korkunç travmalar hâlâ devam ediyor. Soykırım ve tehcir olaylarında kaybolan binlerce Ermeni çocukları, kızları ve 1938 Dersim Katliamında kaybolan kızlar, çocuklar bir türlü bulunamıyorlar.
Dersim’in Kayıp Kızları:
Dersim’in kayıp olan kızlarına ne oldu? Bir halkın, bir topluluğun gelişmesini, üreyip çoğalmalarını önlemek için küçük yaştaki kız çocuklarını götürüp Türkleştirmek, Türk asker ve bürokratlarıyla evlendirmek suretiyle etnik yapılarını ve inançlarını değiştirmek bir ırkçılıktır, Soykırımdır. Ve bu yöntem, Ermeni Soykırımı’ndan günümüz Cumhuriyet dönemine kadar, fiziki olarak yok edilmelerin yanı sıra, türleştirerek, müslümanlaştırarak eritmek için kullandıkları bir yöntem de budur. Emeni Soykırımı’nda kaybolan yüzlerce, binlerce çocuktan sadece bir tanesidir. Sabiha Gökçen. Yine yıllarca gizli tutulan Sakine Evren gibi Dersim’in kayıp olan kızlar, çocuklar var. Ne oldu Dersim’in kayıp kızlarına ? Bunları ne biz biliyoruz ne de olayın mağdurları biliyor.
Yine Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin benzer gerekçelerle yaptığı Çorum, Malatya, 1 Mayıs Taksim, Maraş, Roboski, Ankara Garı Katliamı ve Musa Anter, Vedat Aydın, Hrant Dink, Tahir Elçi ve isimlerini burada saymakla bitiremeyeceğimiz sayısız devrimci ve aydınların siyasi Suikastlar siyasi s cinayetler, siyasi katliamlar Türkiye Tarihi’nin Sayfalarını oluşturmaktadırlar. Bugün burada, Türkiye Tarihi’ndeki Soykırımlar, Katliam olaylarını ele alırken, hareket noktamız yaşanan olaylar ve somut olgular olması gerekir. Bilimsel araştırmalar ve ortaya çıkan belgeler, hakı ulus milliyetçiliğinin bize dayattığı ve benimsettiği ‘resmi’ bilgilerden daha önemli olduğunu kavramamız lazım.
Ek olarak: Ermeni Soykırımı ve Katliamları boyunca Ermenilere yardım eden, vahşet karşısında pek çok tehlikeyi göze alarak, onları korumaya çalışanlar elbette olmuştur.
Burada iki örnek insan üzerinde durmayı önemli görüyorum:
Biri, Hüseyin Nesimi Girit doğumlu olup 1901’de Palu (Elaziz) Kaymakamlığına sürgün edilir. 1902’de bu görevden istifa eder ve 2. Meşrutiyet’in ilanına kadar serbest çalışır. 1909’da tekrar Kaymakamlığa başlayan Hüseyin Nesimi Bey Namervan, Terman ve Kiğı ilçelerinde çalışır.
Ancak tehçir aşamasında Lice Kaymakamlığına atanan Hüseyin Nesimi Bey kendisine verilen Ermenileri Sürgün etme emrini uygulamak istemiyor ve merkezden yazılı emir isteyerek zaman kazanmaya çalışıyor. Bu süre zarfında orada bulunan Ermenileri kurtarmak için çeşitli girişimlerde bulunur. Sonunda Nesimi Bey 1915 yılında Merkez Diyarbakır’dan gelen bir davet üzerine yola çıkar ve yolda görevlendirilmiş bir Çete tarafından öldürülür. Böylece Hüseyin Nesimi Bey, ittihatçıların vahşetine karşı Ermenilere yardım etmeye çalışırken, onlarla aynı akıbeti paylaşır.
Saygıyla anılması gereken diğer bir insan Çerkez asıllı Hasan Amca( Havran) dır.
Hasan Amca, Çerkes asılı olan ve Ermeni Soykırımı”nda aktif görev alıp 300.000 kadar Ermeni’nin imha edilmesini organize eden ve aynı zamanda soydaşı olan Canavar Zeki’nın( daha sonra “Yoldaş” Zeki olan) yaptıklarının tam tersini yaparak Suriye çöllerinde imha edilen yüzbinlerce Ermeni’den 25.000 kişinin hayatını kurtarmayı başaran bir insan.
Hasan Amca yayınlanan anılarında şu sözleri dile getirir: “ Türk milletini tanıyorum. Fakat iki defosu var: Birincisi, tahrik edilmeden, nedensiz olarak silahını eski dostlarına karşı sıktı. İkincisi, ülkede kırımlar yaptı…
…. Sadece ağır suçluluğun aptallığı, budalalığı inkar ettirir…. Hangisinin daha iyi olduğunu değerlendirelim. Hiraf (itiraf, kabul anlamında) etmek veya inkar etmek…. Kaldı ki, siz dahi açık bir şekilde kabul etmektesiniz: Türk de Ermeni de, aynı şekilde sürgünlerin altındaki gerçekleri bilmektedirler..” (aktaran Raimund H. Kevorkian).
6. Bölüm
Türkiye komünist hareketinin soykırımlar karşısındaki tavrı :
Türk hakim sınıflarını ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni geçmişle yüzleşmeye çağırırken, öncelikle devrimciler, komünistler olarak kendimiz geçmişimizle yüzleşmeli, hata ve eksiklerimizi, amasız ve fakatsız olarak ortaya koymalıyız.
Türk hakim sınıflarının yüz yıldır bizlere dayattıkları “resmi tarih bilgiler”in ve “resmi ideiloji”nın sınırları içinde kalarak olguları, olayları ve siyasi gelişmeleri değerlendirdiğimiz için sosyalist hareketin tarihini Türk olanlarla sınırlayarak, yüzyıldır nasıl ve neden kesintiye uğrattığımızın farkında bile değiliz.
Onun için hakim ulus şovenizmine ve hakim ulus milliyetçiliğine karşı bir hesaplaşma içerisine girerken bir başka ulus-milliyetçiliğinin etkisine girmeden, ideolojik, siyasi, örgütsel ve kültürel olarak devrimci bir kopuş gerçekleştirmek durumundayız. Aksi takdirde tıpkı bugüne kadar yaptığımız gibi, İttihat ve Terakki geleneğinden gelen tarihini ve mücadele çizgilerini bile bilmediğimiz Mustafa Suphi ve Arkadaşlarını hiç sorgulama gereği duymadan savunma hatasından kurtulamayız. Çünkü Mustafa Suphi ve arkadaşları Anadolu topraklarında meydana gelen pek çok katliam ve soykırımlara ya fiilen katılmışlar ya da egemen ulus milliyetçilerin takındıkları tavrı takınmışlardır. Ermenilere, Rumlara, Süryanilere, Ezidilere, Pontuslara yapılan Soykırım karşısında Türk milliyetçilerinin takındıkları tavrı takınmış olan Mustafa Suphi ve arkadaşlarını komünist tarihimize başlangıç noktası olarak almamız ve onlardan önce Paramaz ve arkadaşlarının yaratıkları sosyalist mirası görmememizi beraberinde getirmiştir.
Tarihte ve günümüzde yaşanan olayları doğru tahlil edebilmek, doğru kavrayabilmek için beleklerimizi felç etmiş, sağlıklı düşünme, sorgulama ve sağlıklı politikalar geliştirme yeteneklerimizi köreltmiş “resmi tarih” bilgileri ve o bilgilerle beslenen Türk milliyetçiliğini beleklerimizde söküp atmadan, bizleri mahkum eden kalıpları kırmayı başarmadan, geçmişle sağlıklı hesaplama yapamayız.
Aksi takdirde, Türk egemen sınıfların, Türk milliyetçilerinin yüzyıllardır yaptıkları gibi, tarihi gerçekleri çarpıtarak tarihsel olayları tersyüz ederek hazırladıkları ‘Resmi Tarih‘e göre her şeyi kendileriyle başlatan tespitler ve çözümlerden farklı sonuçlara ulaşmamız da pek tabii ki, mümkün olmayacaktır.
Doğru ve sağlıklı sonuçlara varabilmek için kafalarımızda ve düşünce sistemimizde oluşan önyargılardan da kurtulmak zorundayız.
Öte yandan, Türk devletini, Türk egemen sınıflarını geçmişle yüzleşmeye çağırırken, öncelikle kendimiz yani devrimci-sosyalistler, devrimci komünistler olarak bizler kendimizle, kendi geçmişimizle yüzleşmemiz gerekir.
Hiç sorgulamadan yada hiçbir bilimsel kuşku duymadan Mustafa Suphi ve yoldaşlarını kendimize rehber almamız, devrimci-komünist mücadele tarihimizi onlarla başlatmamızın nedeni, onların ‘Türk’ olmalarının dışında, hiçbir bilimsel gerekçemiz yoktur.
Burada, bilimsel kuşkuculuk ve sorgulamanın yerine, tarihi kendileri ile başlatan Türk hakım sınıfların, Türk milliyetçilerin ırkçı-şoven politikaları tarafından belirlenen ölçüler devreye giriyor.
Dolayısıyla, ‘türkün ulusal varlığı’ için Ermenilere, Rumlara, Süryanilere ve diğer azınlık topluluklara karşı verdiği “Milli Kurtuluş Savaşı” “kutsal bir savaş“ olduğu için, yapılan katliamlar, tehcir ve zorunlu Iskan uygulamaları mubahtır. O nedenle, kendi güvenliğimiz için Ermenileri daha “güvenli“ bölgelere aktarmamızı kimse “etnik temizlik“ yada “Soykırım” olarak göremez ve değerlendiremez.“ diyorlar.
“Gavur”a karşı verilen ulusal kurtuluş yada “milli var olma” mücadelesi bir tabu olduğu için de hiç kimse o tabuları eleştiremez.
Bu ırkçı-milliyetçi politika ve anlayışların egemen olduğu bir Türkiye’de, kendileri de İttihat ve Terakki geleneğinden gelen Mustafa Suphi ve arkadaşlarının, gerek İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin ve gerekse Cumhuriyet Devleti’nin Anadolu toprakları üzerinde “Milli Mücadele” adı altında
Ermenilere, Rumlara ve diğer azınlıklara yönelik yaptıkları Soykırım ve katliamlar karşısında izledikleri politikalara, aldıkları tavır ve davranışlarına bakmadan, nasıl bir politika izlediklerini sorgulamadan kendimize rehber olarak almamız, bizim ne kadar komünist olduğumuzu değil, ne kadar Türk milliyetçiliğinin etkisinde olduğumuzu, tarihsel bilincimizin ırkçı-milliyetçi ideolojilerle ne kadar sakatlandığını gösterir.
Türk milliyetçiliğinin, Türk ırkçılığının, ırkçı-şoven politikalarının, gözlerimizi ne derece kör ettiğini göstermesi bakımından ibret verici olan bir diğer husus da şudur: Türkiye komünistleri kendi geçmişlerini, kendi tarihlerini incelerken bile kendilerine ‘resmi tarih’ bilgilerini esas almalarıdır. İşte bu handikaplarımızdan dolayı, yüzyıllara dayanan Osmanlı despotizmine karşı, Balkanlarda, Yunanistan’da verilen ihtilalci, devrimci ve bağımsızlık mücadelelerini göremedik.
Yunan/ Velestinli Rigas :
Yunan aydınlanmasında önemli bir yeri olan, Osmanlı İmparatorluğu’na karşı Balkan ayaklanmasının kurbanı, Yunan İhtilali’nin öncüsü yazar, Politik düşünür ve aynı zamanda bir ihtilalci olan Velestinli Thessalos Rigas’ı bilmiyorduk.
Oysa 1757-1798 yılları arasında yaşamış olan Rigas, Osmanlı devletinde Cumhuriyet ve halk idaresi(demokrasi) istediği için ilk kurban olarak anmamız gereken bir ihtilalcidir.
“Hayal ettiği rejim ise; dil, din farkı gözetmeden bütün ulusal farklılıkların bir arada, yaşayabileceği, hiçbir ulusun diğerleri üzerinde egemen olmayacağı bir düzendir. Bunun yolu, tiranın bir halk ayaklanmasıyla devrilmesidir.”
Rigas, Ekim 1779’de bir ayaklanmayı ve Fransa’daki Rejim’e benzer bir gelişmeyi hedefleyen eylemlerini, her zaman gizliliğe dikkat ederek hızlandırır. ‘İnsan Hakları Bildirgesi ve ‘Anayasa İlkeleri’ni hazırlar. Bu iki metin bir arada “Rigas’ın Anayasası” olarak bilinir. Bu Anayasa, demokratik bir Anayasa olup, Türkiye’de bugüne kadar hazırlanan bütün anayasaların çok çok ilerisinde olan bir anayasa’dır.
Rigas’ın Anayasasından
35.madde de Direnme Hakkı yer almaktadır. “idare, halkın ya da halkın bir kesiminin şikayetlerini dinlemediği ve sorunlarını hal etmediği durumda halkın ayaklanması en kutsal haktır.” “ Herkese seçme-seçilme hakkı, yasalar karşısında herkes eşittir. Vergi zenginlikle orantılı olarak alınır.” “Anayasa Helenlere, Türklere, Ermenilere, Yahudilere ve bütün uluslara… eşitliği, özgürlüğü ve mal güvenliğini, din özgürlüğünü ve insan haklarını garanti eder.
10 Mayıs 1798’de Viyana polisi tarafından tutuklanan Rigas ve 7 arkadaşı Belgrad Osmanlı idaresine teslim edilir.
İstanbul’dan gelen ferman uyarınca kementle boğularak Tuna Nehri’ne atılır.
Keza Anadolu toprakları üzerinde Osmanlı’nın despotik rejimine ve Osmanlı’nın devamı olan Irkçı-milliyetçi ve soykırımcı İttihat ve Terakki Cemiyetine karşı devrimci, sosyalist bir mücadele vererek idam sehpasına giderlerken bile “yaşasın Sosyalizm” diye haykıran Paramaz (Masters Sarkisyan) ve 19 yoldaşını ancak 100 yıl sonra öğrenebiliyoruz.
Paramaz(Madteos Sarkisyan)

“Ermeni devrimci Paramaz ve arkadaşları bizlere, hep görmezden gelinen gerçek tarihle yüzleşebildiğimiz ölçüde, Sosyalist hareketin tarihini yeniden değerlendirmenin kaçınılmaz olduğunu anımsatıyor.
Paramaz 19 yoldaşıyla yargılandığı davada şunları savunmuştu:
“Bizim için bir vatan yoktur. Biz Sosyal Demokratız. Biz sadece Ermenilerin kurtuluşu için çalışmıyoruz, bütün insanlığın kurtuluşu için çalışıyoruz. Bizim vatanımız bütün dünyadır.”
Ve 15 Haziran 1915’te Beyazıt meydanında kurulan idam sehpalarının altında “Siz burada sadece bedenimizi idam ediyorsunuz, düşüncelerimizi, fikirlerimizi asla…Yaşasın Sosyalizm” diye haykıran Paramaz ve 19 arkadaşının mirasçılarıyız, Mustafa Suphilerin değil!..
Paramaz’ın ve arkadaşlarının savundukları siyasi Programı‘n bir özeti:
-İller, sancaklar, kazalar ve nahiyeler hakkın da tam idari yetki genişliği verilmesi
-Yirmi yaşında olan her kişinin hakkıyla millet, kavim, sınıf, mezhep ve cinsiyet ayırımı yapmaksızın seçilmesi ve aday olması.
–Dini kuruluşların harcama ve giderlerinin o mezhebe bağlı olanların yardımlarıyla karşılanması,
-Eğitimin kendi ana dili ile yapılması, ilk, orta ve yüksek dereceli Okular açabilmesi,
-Ülke halkını oluşturan çeşitli unsurlarının lisanlarının resmi kurumlarca ve herkesçe eşit tutulması,
-İdam cezalarının kaldırılması,
-Duyun-ü Umumiye’nin kaldırılması,
-İşçilerin sekiz saatten fazla çalıştırılmaması,
-Kadın işçi çalıştıran fabrikalar veya diğer işletmelerde emzirilen ve küçük yaşta olan çocuklar için çocuk bakım evleri, çocuk emziren kadınların üç saatte bir yarım saat emzirme mollası,
-Bir milletin diğerine üstünlüğü tamamıyla reddedilecektir. Her millet kendi tarihi varlığıyla toplumsal unsur teşkil ettiğinden hiçbir baskıya uğramaksızın serbestçe gelişmesine hizmet edecek her türlü araçtan yararlanacaktır.”
Paramaz’ın mahkemede yaptığı savunmadan bir kaç kesit;
Hamidiye Alayları: Yeniçerilerin halis mirasçısı olan bu teşkilat halkın sırtında bir kırbaç işlevi görmektedir. Hamidiye bu halkın kanını, emeğini emmektedir. Bunlar halkın ırzının, namusunun düşmanıdır. Halkın mukaddesatını kirleten bunlardır. Böylesi bir resmi teşkilat ancak Türkiye’de kurulabilir ve bu teşkilata adını veren Eli kanlı cani de ancak Türkiye’de var olabilir. Hamidiye, Türk idarisinin sonunun geldiğini bize gösterir.”
“Işte Reis Bey, yukarda açıkladığımız zulüm düzeni bizleri ihtilal yoluna sevk etti. Zulüm baki kaldıkça ihtilalciler de doğmaya devam edeceklerdir. Bizim görevlerimiz zulmedenlerin, halkın emeğini çalanların ve sömürenlerin ortadan kalkmasına kadar devam edecektir. Halkın mutluluğu, refahı ve güvenliği o zaman sorun olmaktan çıkacak ve insanlık yeni bir çağa doğru ilerleyebilecektir.”
“……..Fakat Reis Bey,, bu ülkede, hakkın kuvveti değil, kuvvetin hakkı hüküm sürmekte olduğundan, insanlara kendi canını, malını ve ırzını koruma hakkı tanınmalıdır. Devlet tebaasının bir kısmını silahsızlandırmak ve bir zümreyi ise devlet eliyle silahlandırarak, diğerinin canına kastetmesini teşvik etmekten geri durulmalıdır.”
“Bizi ihtilalci olmaya mecbur eden nedir? Dinlemek ister misiniz Reis Bey?… Bizi ihtilale mecbur eden şey Türk hükümetinin inanılmaz zulmü olmuştur. Bu direniş geleneği, yüzyıllar boyunca yaşanan süreçlerin ürünü olarak tarih sahnesine çıkmıştır. Devletin zulüm geleneğine bir tepkidir.” (Aktaran Kadir Akın: Ermeni Devrimci Paramaz)
Son İstanbul yakalanmasında Paramaz, İttihatçıların bir soykırım hazırlığı içinde olduklarını fark eder. “ Bizle başlayan bu zulüm, bütün Ermeni halkı için hapisler ve idam cezaları olarak devam edecektir” diyen Paramaz İstanbul Ermeni Patriği Zeven Der Yegyayan’a mesaj göndererek uyarmak ister. Hapishanede mahkumların elbiselerini yıkayan iki Ermeni kız kardeşlerden birine mendil içinde özel bir not vererek İstanbul’daki Patriğe vermesini ister. Notta şunlar yazılıdır: ”Acele edin öz savunmayı takviye edin, Katliam Ermenilerin kapısında…”
Anadolu topraklarında 106 yıl önce yaşanmış katliamlar, tehcir ve Soykırımlar sonucu tarihten silinen halkların, toplulukların ortak acılarını anlayabilmek, bu insanlık dramının açığa çıkmamış yönlerini, nedenlerini, niçinlerini ve yüzbinlerce insanın katledilmesinden öte yarattığı sonuçlarını ve etkilerini tam anlamıyla bildiğimiz söylenemez.
Ve o katliamların, yapılan etnik temizliklerin sadece insanları yok etmekle sınırlı kalmadığını, o insanlardan geride kalan mal varlıklarının Türkleştirilmesi, yanı sıra o topraklardaki kültürel ve entelektüel miras da çok acımasız bir şekilde yok edilmiştir.
1890’larda ve hatta daha öncesinde 1790’larda Osmanlı despotizmine karşı Velestinli devrimci Rigas’la başlayan ve Anadolu topraklarında sürdürülen devrimci mücadelenin köklerine zarar verdiğini göremiyorduk, bilmiyorduk.
Göremiyorduk, çünkü Anadolu topraklarında yapılan soykırım ve katliamlar bizleri, Komünist Hareketi, Sosyalist Hareketi tarihsel köklerinden kopardığı gibi, aynı zamanda geçmişle bugün arasında milliyetçi duvarlar örmüştür. Tıpkı uydurma tarih bilgileri gibi, Mustafa Suphi ve TKP gibi, Mustafa Kemal’ler gibi yüzlercesi…
O nedenle Sosyalist Hareketin Tarihi’ni, mücadele zincirini belli bir noktadan kopartarak ele alıyorduk. Böylece sosyalist mücadelenin tarihini, Paramaz yada daha öncesinden değil, Türk olan Mustafa Suphilerden başlatmanın hatasını da göremiyorduk. Çünkü, düşünme beleğimize yerleştirilen kalıplardan dolayı Sorgulama yeteneğimizi de kullanamıyorduk.
Öyle ki, aynı örgüt içinde yer aldığımız Ermeni Yoldaşlarımızla oturup bu konular üzerinde yada genel olarak Ermeni Sorunu üzerine konuşmak, tartışmak, onların sahip oldukları bilgilerden yararlanmak gibi bir çabamız da olmadı. Çünkü kapitalist sistemi yıkmak üzere mücadele içerisinde bir araya gelmiş ve birlikte ölüme gitmeyi göze alan yoldaşlarımızla, onların ait oldukları halkın sorunlarını konuşmayı yapamamış olmamızı neyle izah edebiliriz?..
Evet, Ermeni sorununun bir tabu olarak görülmesinin önemli payı vardır şüphesiz. Ancak asıl önemli etmen, düşünce sistemimizde örülen milliyetçi barikatlardır. Ermeni yoldaşlarımız açısından ise, mensubu olduğu halkın sorunlarını konuşursa milliyetçilik yapmış olabileceği kaygısı vardı. Kendimizi komünist olarak değerlendirdiğimiz için bu gibi sorunları konuşmayı bir küçük-burjuva milliyetçiliğinin zaafları gibi algılıyorduk.
Durum böyle olunca devrimci örgütlerde yer alan Ermeni devrimcilerinin devlet güçlerinin, faşist-ırkçıların, milliyetçilerin, gericilerin özel hedefleri olabileceklerini ve özel olarak korunmaları gerektiğini de düşünemiyorduk. O nedenle devlet güçleri ve onların kontrolleri altındaki faşist odaklar tarafından, değişik örgütsel yapılar içinde yer alan Ermeni devrimciler tek tek seçilerek yok edilmelerini, sokak ortalarında kurşunlanarak öldürülmelerini adeta seyrettik.
Bugün, 12 Eylül askeri faşist diktatörlük tarafından idam edilen Levon Ekmekçiyan’a, Sosyalist hareketler olarak, devrimci bireyler olarak sahip çıkamayışımızın utancını taşıyoruz. Daha kötüsü, bugün 12Eylül dönemiyle ilgili kitap yazanlar, belgesel hazırlayanlar yani bir dönemin tarihini yazanlar açısından durumun daha vahim olduğunu söylemem gerekir. Çünkü 12 Eylül döneminde idam edilenlerin isimlerini yazarlarken, “Faşist” olarak değerlendirdiğimiz sağcıların isimlerini yazdıkları halde, Levon Ekmekçiyan’ı anmamaları, ırkçılığın-milliyetçiliğin genlerimize nasıl işlendiğini gösterir.
Sosyalist anlayışlarımızın ırkçı-milliyetçilikle ne derece sakatlandığını görmemiz, anlamamız bakımından çok ibret verici bir olay olduğunu unutmayalım.
Oysa komünistliğimizin bir kanıtı olarak tarihimizi dayandırdığımız Mustafa Suphi ve TKP’de Anadolu toprakları üzerinde bir devrim yapma iddiaları vardı. Nasıl oluyordu da Mustafa Suphi ve arkadaşları, Anadolu toprakları üzerinde hüküm süren 2. Abduhamid‘in Pan-İslamist despotizmine ve İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin ırkçı soykırımcı politikalarına karşı yürüttükleri devrimci mücadeleleri sonucunda idam edilen Ermeni Sosyalist Paramaz ve 19 arkadaşından haberleri olmuyor? İdamların hemen arkasından başlayan Ermeni tehciri var. Bir milyona yakım Ermeni’nin yok edildiği Soykırım olayını duymamış olabilirler mi acaba?
Evet, kimi arkadaşlar bunu iddia ediyorlar, o zaman durum daha da vahimdir. Çünkü Türkiye toprakları üzerinde devrim yapma iddiasında olan bir “Komünist önder”, bugüne kadar övünerek kendimize rehber olarak aldığımız Mustafa Suphi ve arkadaşları ve bir dönem birlikte Osmanlı despotizmine karşı birlikte mücadele verdikleri kendi soydaşları, mücadele arkadaşları olan İttihat ve Terakkiciler tarafından idam edilen Ermeni Sosyalistlerin ve arkasından yok edilen, soykırıma uğratılan Ermeni halkından haberleri yoksa, bugünün komünistleri ve devrimci sosyalistleri olarak nasıl ve neye dayanarak kendilerine önder olarak alabilirler? İşte asıl sorgulanması gereken diğer önemli bir konu da budur.
“Şovenizm, milliyetçilik gözlerimizi kör etmişti. Onun için Paramazların verdikleri devrimci mücadeleyi göremedik” diye kendimizi eleştirebilir ya da savunabiliriz.
Ancak sadece bu yaklaşım, sorunu kavrayabilmemiz için yeterli olmayacaktır.
Çünkü, o gözlerimizi kör eden şovenist politikalar, Komünist Önderlerimiz olarak gördüğümüz Mustafa Suphi ve arkadaşlarının Ermeni ve diğer azınlıkların soykırımları karşısında devrimci komünist bir tavır ortaya koymadıklarını, tam tersine diğer Türk milliyetçileri ile aynı tarafta yer alarak kendilerini ona göre konumlandırdıklarını görmemizi de engelliyordu.
TKP’nın Kuruluşu’na ve örgütlenme biçimine baktığımızda, örgüte katılabilmek için tek kıstas ‘Türk olmak’ yeterli sayılıyor.
Anadolu’da bunca katliam var. Ve bu katliamlar sürekli olarak Rusya ve İngiltere gibi ülkelerin gündeminde olmasına rağmen 1915’ten haberleri olmamaları mümkün mü? Ayrıca TKP kurucuları arasında çok fazla sayıda ittihatçı var. Ve bu ittihatçıların bazıları, Salih Zeki gibi, çok aktif olarak Ermeni, Rum katliamlarına katıldıktan sonra 1918’de yakalanma ve yargılanma korkusu ile kaçıp ellerindeki kanlarla Bakü’ye giden ve orada TKP’ye katılarak “komünist yoldaş” olanlar var.
Ethem Nejat, Birinci Dünya Savaşına gönüllü olarak katılmış, çeşitli cephelerde “mücadele” etmiş ve ittihatçıların iktidarı kaybetmesiyle Bakü’ye gidip TKP Merkez Komitesi’ne girerek “komünist yoldaş olmayı başaran bir kişi.
Ahmet Kardam’ın Mustafa Suphi hakkında yaptığı çalışmada vurguladığı gibi, Mustafa Suphi’nin ittihatçı dönemde sahip olduğu Türk milliyetçiliği anlayışlarından vaz geçmediği görülüyor. “Mustafa Suphi hiçbir zaman Türk kimliğinden vaz geçmediğini( ki Kardam bunu komünist bir meziyet olarak sunuyor) ve İslamla’da hep barışık yaşadığını.” söylüyor. Kardam’ın bu değerlendirmesine tamamen katılıyorum. Aksi takdirde Ermeni Sosyalistlerinin mücadelesini görmemezlikten gelemez, ittihatçı soydaşlarının yaptıkları katlıamlar karşısında sesiz kalamazlardı. Ve Ermeni halkının katillerini, Türkiyeli Komünistler adına kurduğu partiye (ki bana göre, adına “komünist” deseler de, o parti Türk milliyetçilerinden, Türk ırkçılarından oluşmuş nasyonalist bir partidir.) alarak onları ödüllendirmezdi.
Bilindiği gibi bütün devrimci sosyalistler, kendimizde dahil olmak üzere, komünistliğimizi kanıtlamanın bir kıstası olarak Türkiye’de komünizmin öncüsü ( ki o, kendisini hiçbir zaman komünist öncü olarak görmediği gibi, hiçbir zaman böyle bir ünvanıda hak etmedi), olarak değer verdiğimiz Mustafa Suphi ve Salih Zekilerin, Ethem Nejatların ve daha gerçek yüzleri ortaya çıkmamış nice kişilerin oluşturduğu “TKP”ye dayandırıyorduk.
Devrimci Tarih’i onlarla başlatıyorduk. Onlardan önce bir tarih olabileceği düşünülemezdi zaten. Tıpkı Türk Devleti’nin her şeyi Türklerle başlatan resmi tarihi gibi.
Ondan önceki sosyalist hareketler, sosyalist önderler görülemez, hatırlanamazlar. Kaldı ki, eğer Mustafa Suphi gibi bir önder böyle bir geçmişten bahis etmediyse, bizim böyle bir şeyi araştırmamız, bilimsel kuşku duyarak sorgulamamız haddimize mi? Komünist önderlere karşı bir güvensizlik olmaz mı?
Efsanelerle Süslenen “Milli Kurtuluş Savaşı”:
“Milli Kurtuluş Savaşı” neden hep efsanelerle doludur, bunu üzerine hiç düşündünüz mü?
Halbuki “ Milli kurtuluş savaşı”, Türk Irkçılığına dayanan ittihatçı rejimin Anadolu’da yeniden inşa edebilmek ve ele geçirdikleri siyasi iktidarını sağlamlaştırmak için Doğu Anadolu’da, Ermenilere; batıda ise Rumlara karşı verdikleri bir mücadeleden ibarettir.
Bu Savaşta Mustafa Kemal, Ermenilere karşı Kürtleri yanına çekebilmek için, “eğer gelip savaşa katılmazsanız, Ermeniler gelir onlardan gasp ettiğiniz malları geri alırlar” tehdidiyle onları “Milli Kurtuluş Savaşına” katmayı becermiştir.
İşte Kazım Karabekir ve Mustafa Kemal komutasında Ermenilere karşı verilen bu “Milli Kurtuluş” savaşı sırasında Suphi’ye verdikleri bilgilere göre, hükümet ve ordu çevrelerinde Bolşevizm’e kaşı duyulan tasvip ve sempati duygusu artığını söylüyor. Ve hatta isyan hareketinin(Ermenilere karşı başlayan isyan hareketi kast ediliyor) ele başları komünist olmak istemektedirler” gibi çok alaycı sözlerle, Türkiye’deki toplumsal gerçekliğinden kopuk olan Suphi ve arkadaşlarını istediği gibi yönlendirmesi ibret verici bir durumdur. Komünist olarak gördüğümüz M. Suphi ve onun İttihatçı TKP’si, Kemalist İttihatçıların verdikleri bu bilgilere dayanarak hazırladıkları raporu Eylül 1920’de yayınlayarak bu sevindirici haberle 3. Enternasyonal deki partileri bilgilendirmiş oluyorlar.
Çünkü Mustafa Suphi’nin ve onun kurduğu TKP’nin tek haber kaynakları, sürgündeki İttihatçı Türkler ve Parti içinde yer alan ittihatçılardır. Hatta Mustafa Kemal ile Mustafa Suphi arasında koordinasyonu sağlayan ve 300.000 Ermeni’nin ölümünden sorumlu tutulduğu için hakkından idam cezası verilen meşhur Salih Zeki’dir. Yani rehberi Canavar Zeki olan bir Partinin komünistliğini tartışmak, katliamlara karşı devrimci tavır koyabileceğini düşünmek bile abestir.
Mustafa Kemal’in asıl kaygısı iktidarını kurma kaygısıdır. Aynı zamanda Ermenistan halkına karşı giriştiği yeni saldırılardan dolayı Sovyetlerden gelebilecek olası tepkileri azaltma çabasıdır. Yoksa Türk milliyetçiliğinin kaynağını oluşturan Ordu’nun içinde “Bolşevik Subaylar”ın olduğu haberi tamamen bir hayal ürünüdür.
Türkistan’dayken 1920 yılında Bakü’de Osmanlı Türklerinden Komünist Partisine yazılmak isteyenlerin Türk Şairi Feyzullah Sacit (kendisi Türk Ocakları kurucusudur) baş vuruyorlar. Dolayısıyla Bakü’de ittihatçıların ön ayak olmalarıyla TKP’nin gelişmeye başladığını anlıyoruz.
Tam da bu dönemde, Mustafa Suphi “Kızıl Alay” diye bir miktar harp esiri ve ittihatçılardan oluşan bir grubu silah altına almayı başarmış ve daha önce de gönderdiği başka yardımlar gibi, Türkiye’ye göndererek, Ermenilere karşı verilmekte olan ve hatta savaşan pek çok is üst düzey komutanın “Komünist” olmak istedikleri “Kurtuluş Savaşı”nda savaşmaları için. Fakat İbrahim Tali doğrudan Mustafa Suphi ile yaptığı görüşme de sadece sembolik bir yardım olmasını söyler. İki Tüfek ve beş yüz mermi gönderilmesinde anlaşmıştır.
Ancak Mustafa Suphi onların isteği doğrultusunda değil, kendilerinin planladıkları gibi ağır silahlarla donatılmış “Kızıl Alay’ı Ermenistan sınırları içinden Taşnak Ermenistan’ına karşı çatışarak Türkiye’ye girmeyi dener. Ancak karşılıklı zayiatlar vererek Bakü’ye geri dönerler. Aynı yıl Ermenistan’ın Sovyetizisyonundan sonra Ermenistan yolu açılır ve Alay Türkiye’ye geçerek düzenli orduya katılır. Ancak TKP ve Mustafa Suphi denetiminde savaşa katılmak üzere Türkiye’ye gidip Türk Ordusuna katılanların hiçbirinin Bolşevik olmadığı anlaşılıyor.
Mustafa Suphi ve onun kurduğu TKP Komünist Enternasyonal ile olan ilişkilerinden dolayı Marksizm’den söz etse de, geldikleri Jön Türk geleneğinden hiç bir zaman kopmamış ve milliyetçilik kabuğunun dışına çıkmamıştır
Evet Ahmet Kardam’ın söylediği gibi, “Mustafa Suphi Turancı olmamıştır, ama Türkçüdür.”
Mustafa Suphi’nın siyasi rehberi Mirsaid Sultan Galiev’dir. Sultan Galiev, Sovyet devriminde önemli bir rol oynamış Başkurdistan halk kahramanıdır. sosyalist ve turancı olarak anılır.
Tatar kökenli düşür, Müslüman Kongresi Yürütme Komitesi Sekreterliği için Kazan’a çağrılır. 1917’de Rus Komünist Partisi’ne girerek müslümanlarla ilgili görevler üstlenir.
Temel felsefesi: Milliyetçilik, Vatanseverlik, Türkçülük, Turancılıktır. En büyük arzusu bir Turan Devleti kurmaktır.
İşte Mustafa Suphi’nin kendisine siyasi örnek olarak aldığı fikir babası Mirsaid Sultan Galiev böyle renkli bir kişiliğe sahip olan biridir. Mustafa Suphi’ye egemen olan Türkçülük, ittihatçı geleneğinden gelen bir Türkçülüktür. Sultan Galiev’in düşünceleri, Suphi’nin Türk milliyetçiliğini değişime uğratmamış, tam tersine perçinlemiştir.
Onun için TKP’nin Dersim Katliamında Mustafa Kemal’in safında yer alması ve diğer Kürt Katliamlarında izlediği politikalar, Mustafa Suphi’nin sahip olduğu politikalardan bağımsız değildir.
Ermenilerin, Rumların ve diğer azınlıkların katledilmeleri, Soykırıma uğratılmaları karşısında egemen ulus Milliyetçiliği tavrını takınan Mustafa Suphi’nin Türkiye Sosyalist Hareketine bıraktığı en büyük mirastır.
Ve bu miras, günümüzdeki komünist harekete geleneksel bir zaaf olarak sirayet etmiştir. Geçmişte topraklarından söküp atarak mal varlıklarına el koydukları Doğu Anadolu’da Ermenilere, Batı’da Yunanlara karşı kendi durumlarını sağlamlaştırmak olan Kemalistlerin milli mücadelesini doğru anlamlandıramamanın sıkıntısını yaşıyor.
Profesör Taner Akçam’ın dediği gibi, Türkiye’deki “Sol”un ve Sosyalist Hareketlerinin “Soykırım” gerçeği ile, “Ulusal Kurtuluş Savaşı”na yükledikleri olumlu yaklaşımlar arasında sıkışıp kalmış durumda olan çözülmesi ve aşılması zor bir ilişkisinin olduğunu görmeleri, anlamaları ve ona göre kendilerini değiştirmeleri gerekir.
Efsanelerle dolu “Kurtuluş Savaşı”nın, öyle iddia edildiği gibi Emperyalist ülkelere ya da Yedi Duelle karşı verilen bir savaş olmadığı gerçeğini anlamak zorundayız. “Ulusal Kurtuluş” örtüsünün altındaki gerçek; ittihatçılardan devir aldıkları iktidarı sağlamlaştırmak için ‘Doğu Cephesi’ adı altında Soykırım ve katliamlarla temizledikleri Ermeni halkından geride kalanlara karşı yürüttükleri, “Batı Cephesi’nde ise, katliam ve yangınlarla göçertip mallarına- mülklerine el koydukları Rumların yeniden direnişlerine karşı başlattıkları bir savaştı.
Soykırımlardan palazlanarak oluşan Türk kompradorları ve büyük toprak sahiplerinin temsilcileri olan Mustafa Kemal ve arkadaşları tarafından devam ettirilen bu savaş, dediğim gibi, Emperyalist güçlere karşı yürüttükleri bir “ulusal kurtuluş” savaşı değil, Ermeni ve Yunanlara karşı verdikleri bir savaştan ibarettir.
Yukarda da vurguladığım bu savaşta Mustafa Kemal, daha önce Türk devletinin desteğiyle Ermenileri katlederek onların mallarına-mülklerine el koyan Kürtlere; “savaşa katılmazsanız, Ermeniler geri gelir ve ellerinizdeki mallarını geri alırlar.” diyerek onların tekrar o savaşa katılmalarını sağlamıştır.
İttihat ve Terakki’den devir aldığı Tekçi ve Türkçü anlayışı devam ettiren Mustafa Kemal ve soykırıma uğratılan Hristiyanların mallarıyla palazlanan Müslüman-Türk sermayedarları siyasi ve askeri zorlamanın gücüyle otoritelerini kurarlarken her şeyi Türk’e göre ve Tek adama göre şekillendirmişlerdir.
Türkçülüğün kurallarını her alanda egemen kıldı. Türkçülüğü ve Sünni İslamı öne çıkardı.
“.. “Kemalizm” tanımlamalarıyla mevcut yapının sınıf özünü gizleyerek, anti-emperyalist, ilerici anlamlar yükleyerek burjuvazinin sistem savunuculuğunu yapmaktadırlar.
Mustafa Suphilerden süre gelen sol, sosyalist hareketlerin içindeki milliyetçilik, ittihatçı damarlardan kaynaklanmaktadır.
TKP, Ermeni Sorununda ittihatçı söylemin dışına çıkmadığı gibi, 300.000 Ermeni’nin katledilmesinde sorumlu olan Teşkilat-I Mahsus-a elemanı Salih Zeki gibilerin parti içinde olmalarında bir sakınca görmemiştir.
Çünkü Türkiye’de her şey Türk’e göre olmak zorunda olduğundan, her şey Türk gibi, Türkiye sol hareketi de Türk olmalıydı.
Her şeyi kendileriyle başlatma ve her şeyi kendilerine benzetme ırkçı-milliyetçi Türkçü ideoloji ve politikaların kaçınılmaz sonuçlarıdır.
Bu anlayışlara uymayanlar, bu anlayışlara sığmayanlar ve bu anlayışlara direnenler imha edilecektir. Tıpkı bu anlayışa sığmayan, bu anlayışları eleştirerek mahkum eden İbrahim Kaypakkaya’ya yaptıkları gibi…
Kaypakkaya’nın Siyasi Duruşu :

İbrahim Kaypakkaya, Türkiye’deki diğer “Sol” ve sosyalist hareketlerden farklı olarak, Türkiye’nin o gün içinde bulunduğu ekonomik, toplumsal, siyasi ve askeri durumunu tahlil ederek programlaştırdığı siyasal görüşleriyle kapitalist sistemle ve siyasal rejimle bir hesaplaşma içine girmiştir.
Anadolu topraklarında yaşayan Ermenilerin, Rumların, Süryanilerin ve Kürtlerin varlıkları, Türk egemen sınıfların devletleri tarafından sürekli inkar ve imha edildiklerini söyler.
Kaypakkaya ayrıca, Anadolu’da yaşayan farklı inanç ve etnisiteden olan Ermeni halkına ve diğer azınlıklara karşı uygulanan katliamlar bir “Jenosit” olduğunu vurgular. Ancak bu konu hakkında ayrıntılı bir açıklaması yoktur. Ne var ki, Kaypakkaya “Türkiye’de milli mesele ve Kürt Sorunu” başlığı altında azınlıklar sorunu, çok geniş ve ayrıntılı bir şekilde ele alarak değerlendirmiştir. Bu temelde azınlık halklar için( ki bunlara Ermeniler de dahildir) doğru çözümler ortaya koymuştur.
O, aynı zamanda katledilen, yerleşim yerlerinden göçertilen azınlık halkların mal varlıklarına el konularak, devlet eliyle Türk ve Müslüman olan sermaye ve burjuvazi yaratılmıştır. “Milli Kurtuluş Savaşı” adı altında verilen mücadele de, devlet desteğiyle, azınlıkların mal varlıklarıyla palazlanan komprador burjuvazi ve büyük toprak sahipleri oluşmuştur.
İşte “ Kemalist ” diye adlandırdıkları bu iktidar, iddia ettikleri gibi öyle sınıflar üstü bir yapı olmadığını, Komprador burjuvazinin, büyük toprak sahiplerinin, kısmen milli olan burjuvaların ve büyük askeri bürokratlardan oluşan zümrenin iktidarı olduğunu belirtir. İbrahim ayrıca “Kemalist İdeoloji” diye piyasaya sürülen ideolojinin , Kemalist diktatörlüğün sınıf özünü gizlemek için yaratıldığını yazar.
Oysa iktidarı ele geçiren Mustafa Kemal ve ekibi İttihat ve Terakki’den devir aldıkları tekçi ve Türkçü anlayış ve politikaları devam ettirmektedirler. Serv Antlaşması’nda ortaya konulan çözümleri kabul etmeyip, Lozan Antlaşmasıyla Kürdistan’ı dört devlet arasında bölüştürerek, Kürtlerin kaderini belirleyen Sömürgeci Devlet statüsüne geçen Türk Devleti, bu tarihten itibaren Kürtlerin varlığını inkar ederek, Ermeni halkına uyguladığı imha politikasını, Kürtler için devreye sokar. Böylece Türkiye Cumhuriyeti Devleti varlığını diğer Kürtlerin ve diğer azınlıkların yokluğu üzerinde inşa ederek sağlamlaştırmaya başlamıştır.
Türk hakim sınıflarının temsilcisi olan Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Türkiye sınırları içerisinde yaşayan halklara ve azınlıklara karşı izledikleri politikaları şöyle ortaya koymuştur: “ Türkiye’nin Lozan Antlaşmasıyla tespit edilen sınırları içinde Kürt milli hareketi devam etmiştir. Zaman zaman ayaklanmalar olmuştur. Bunların en önemlileri 1925 Şeyh Sait isyanı, 1930 Zilan isyanı ve 1938 Dersim İsyanı’dır. Bu hareketlerin “milli” karakterlerinin yanında bir de feodal karakterleri vardır: O zamana kadar kendi başlarına hükümran olan feodal beyler, merkezi otoritenin bu hükümranlığı tehdit etmeye başlaması üzerine, bu otorite ile çatışmışlardır. Feodal beyleri, merkezi otoriteye baş kaldırmaya iten esas etken budur.
Kürt burjuvazisinin “kendi” iç pazarına hakim olma arzusu ile feodal beylerin kendi başlarına hükümranlık arzusu, Türk hakim sınıflarının elinde tuttuğu merkezi otoriteye karşı birleşmiştir. Köylü kitlelerinin geniş ölçüde bu hareketlere katılmalarının sebebi ise, amansız milli baskılardır.”
“Bütün bu sebepler feodal Kürt beylerini, genç Kürt burjuvalarını ve aydınlarını, Kürt köylülerini, yeni devletin hakimi olan Türk burjuvalarına, Toprak ağalarına ve onlarla beraber hareket eden hakim bürokrasiye karşı birleştirdi. Yeni devletin hakimleri olan Türk burjuva ve toprak ağaları, her alanda ırkçılığı diriltme ve yaymaya girişmişlerdi. Tarihi yeni baştan kaleme alarak , bütün milletlerin Türklerden olduğu gibi ırkçı ve saçma bir teori icat etmişlerdi. Bütün dillerin kaynağı da Türkçeydi(!). Güneş dil teorisi bunu ispatlamak için uyduruldu. Türkler efendi milletti. ( gerçekte “efendi” olanlar, Türk hakim sınıflarıydı). Azınlıklar ona itaate mecburdu. Türkçeden başka dil konuşmak yasaktı. Azınlık milliyetlerin bütün demokratik hakları gasp edilmişti.
O dönemlerde TKP yanlış politika izlediği için, Türk hakim sınıflarının milli baskı politikasını kayıtsız şartsız destekledi: Kürt köylülerinin milli baskılara duyduğu kuvvetli ve haklı tepkiyi proletarya önderliğinde birleştirmek yerine, Türk burjuva ve toprak ağalarının peşine takıldı. Böylece iki milliyetten emekçi halkın birliğine büyük zarar verdi. Kürt emekçileri arasında Türk işçilerine ve köylülerine karşı güvensizliklerin gelişmesine neden oldu.”
İbrahim Kaypakkaya bu dünya görüşleriyle hem egemen olan ulus milliyetçilerine karşı çok açık ve net bir tavır almış, hem de diğer ulus milliyetçilikleriyle arasına net bir sınır koymuştur.
Bu verilere ek olarak, Devrim ve Sosyalizm mücadelesinde proletarya Partisinin vaz geçilmez öncü rolü ve proletaryanın sınıf olarak devrim mücadelesinde temel ve öncü sınıf olduğu konularında ortaya koyduğu siyasi görüşleriyle mevcut sistemden devrimci bir kopuş gerçekleştirmiştir.
Diğer bir konu: Kaypakkaya ve arkadaşları tarafından kurulan TKP(ML)’nin kuruluş tarihi olarak 24 Nisan 1972’yi seçmesi, onun, Ermeni halkına yapılan Soykırım ve Katliamlara karşısındaki duruşunun bir göstergesidir aynı zamanda.
Makalenin ilk bölümüne buradan ulaşabilirsiniz









