
Sunuş:
Yüzyıllık Cumhuriyet’in bugünkü durumu:
24 Nisan 1915 Ermeni Soykırımı’nın başlangıç tarihi olan gün. 23 Nisan ise, Türk eğemen sınıfların, körpecik çocukları da kullanarak kutladıkları “Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” günü.
Bugün aynı zamanda dönemin Milli Egitim Bakanı tarafından hazıralanarak 23 Nisan tarihinde okul çocuklarına armağan edilen ve 1933 yılında yasalaştırılarak yürürlüğe konulan meşhur AND’ın yıl dönümüdür.
Bu “AND”, her sabah güne başlarlarken, okul öğrencilerine yaptırdıkları bir “Yemin Töreni”ydi. “Herkesin varlığını türkün varlığına armağan” eden bu ırkıçı yemin rituelleriyle topluma, ırkçı-milliyetçi yeni nesiller yetiştirilerek, Cumhuriyet’in birliği ve geleceği garanti altına alınıyordu.
Böylece toplumu, tekçi, ırkçı politikaları doğrultusunda şekillendirerek, farklı etnisitelere, farklı siyasal yapılara hayat hakkı tanımayan bir Tütkiye yaratmaktı. Daha gelişme çağında olan çocuklara, hergün tekrarlanarak okutulan ve tamamen ırkçı anlayışlar içeren bu “Yemin Rituelleri”nin toplumda nasıl Irkçı-miliyetçi temelde bir kutuplaşma yarattığını görüyoruz.
Bugün, bir yanda yok edilen Ermenilerin, Rumların ve varlıkları inkar edilen Kürdlerin, Alevilerın ve bütün devrimci-demokrasi güçlerinin imhası üzerine oturtulmuş bir Devlet, bir Cumhuriyet. Ve bu Cumhuriyet’i çılgınca kutlayan devletin ayırcalıklarına sahip, kendini güven içinde hisseden elit bir kesim. Diğer yanda imha edilmiş, Soykırım’a uğratılmış bir halktan geride kalan yıkıntılar arasında hayatta kalmayı başarmış insanların taşıdıkları 106 yıllık travma, tedirginlik, korku ve güvensizlik .
Bir yanda Türk hakim sınıfları, kurdukları yüzyıllık Cumhuriyet’lerini sevinç içerisinde kutlarlarken, diğer yandan Soykırım’ın, katliamların ağır yüklerini omuzlarında taşıyan bir halka yaşatılan tedirginlik, korku ve güvensizlik. İşte bu ruh hali içerisinde yaşamak zorunda bırakılan Ermeni halkı, 106 yıldır var olduğunu kanıtlamaya çalışıyor.
Yine geçmişte Osmanlı devletinin denetiminde Ermenilere, Ezdilere, Süryani’lere karşı bir “imha gücü” olarak kullandıkları Kürt aşiretlerinin ve bir bütün olarak Kürt halkının durumu: Bugün Türk Devleti’nin Bekası için nasıl yok edilmesi gereken bir etnik yapıya dönüştürdüklerini ve onlara karşı “Sömürge Hukuku”nu devreye sokarak “Siyasi Soykırım”a tabi tutuklarını görüyoruz…
Halkların kanları ve cesetleri üzerinde yükselen bir devletin ayrıcalıklarından yararlanan zümrelerin sevinçleri ile, etnik kırıma uğratılmış, yok edilmiş bir halktan geride kalanların yaşadıkları korkunç acılarını birleştirecek ortak bir nokta bulabilmek çok zor gerçekten. Onun için sevgili Hrant Dink’in önerdiği gibi 23,5 Nisan diye bir Tarih, böyle bir durumda birleştirici bir nokta olabilir mi, pek iyimser değilim doğrusu…
Çünkü, Türkiye Cumhuriyeti Devleti bu inkarcı politikasından ödün vermesi bir yana, Ermenilerin, Kürtlerin en demokratik taleplerine karşı “ödün verirsek bölünürüz” korku ve refleksiyle hareket etmektedir. Onun için kendilerine, kişi yada kurumlar adına yapılan çağrılara,“Diyalog” adına uzatılan her El’e karşı şiddet yöntemini kullanmaya devam ediyor. Savaşlarla, katliamlarla, suikastlarla karşılık vererek; “Ben devletim, güç ve hakimiyet bende. Ya otoriteme boyun egerek kaderinize razı olacaksınız ya da sizi ezerim” gibi Yüzyıl’a dayanan politikasını ısrarla, inatla devam ettiriyor.
Ve Ermeni Soykırımı’nın her yıl dönümünde çeşitli ülkelerde gündeme getirilen “Soykırım Tasarısı” Ermeni halkının sorunlarını çözmüyor, acılarını azaltmıyor ne yazık ki. Ya da 1915’te Ermenilere yapılanların, devletler arası politik ilişkilerden dolayı bir “Soykırım” olduğuna dair alınan kararların pratik bir anlamı ve yaptırım gücü de yok zaten.
Ama buna rağmen Soykırım olayını yüzyıldan beridir inkar eden Türkiye Cumhuriyeti Devleti, her yıl dönümlerinde suçluluk psikolojisiyle, savunma refleksi içine girmeden de yapamıyor.
Tasarı Amerika Senatosu’nda görüşüldüğü günlerde Türkiye Cumhurbaşkanı sıfatıyla konuşan Recep Tayyip Erdoğan şunları dile getirmışti:
“Ermeni Sorunu, tarihçilerin ve siyaset bilimcilerin işidir. Siyaset adamlarının alacağı karar siyasidir. Hiç kimse bize siyasi kararını dayatamaz, kabul ettiremez.” dedikten sonra şunları ekliyor; “Ermeniler, başka ülkelerde oldukları gibi, bizim ülkemizde de göçebe bir hayat yaşıyorlar. Geçmişte göçebe hayatlarını sürdürürlerken hastalıklardan ve çeşitli nedenlerden dolayı zayiat vermişlerdir. Ayrıca geçmişte çeşitli husumetler yaşanmıştır. Bizlerden olduğu gibi, onlardan da ölenler olmuştur. Bugün “benim ülkemde” 60.000 civarında Ermeni yaşıyor, onlara herhangi bir şey yapıyor muyuz?” derken bile, geçmişte Ermenilere birçok şey yaptıklarını da itiraf etmiş oluyordu. Oysa Osmanlı döneminde Anadolu topraklarında 3,5 milyon nüfusu olan Ermeni ve diğer Müslüman olmayan azınlıklar yaşıyordu. Bugün Türkiye’de sadece 60.000 Ermeni yaşıyorsa, Soykırım ve katliamları kabul etmeyen Türk hakim sınıfları ve onların Cumhurbaşkanı Erdoğan bu durumu neyle açıklayabilirler acaba ? Aslında bu açıklama, Müslüman olmayan 3,5 milyona yakın insanın yok edildiğinin bir itirafıdır.
Erdoğan engin tarih bilgisi ile tarihçileri, bilim insanlarını ve bütün tarihi gerçekleri ters yüz ederek, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ini yüzyıllık bir “iftira”dan, yüzyıllık “Soykırım Utancı”ndan kurtarmış oluyor (!)
Hatta, “Ermeni Sorunu, emperyalistlerin uydurduğu bir yalandır. Ben bu yalanı mahkum ettim” diye övünen ulusalcı-ergenekoncu Doğu Perinçek bile Recep Tayyip Erdoğan’ın bu “dahi buluş”u karşısında kendisin söylediği yalanların yetersiz kaldığını görmüştür !..
Dolayısıyla Erdoğan’a, tarih’e (tabii ki resmi tarih’e) geçecek bu konuşmayı yaptıran arkasındaki güçler; ona gaz veren bütün gerici-şöven, ırkçı-faşistler, ulusalcılar-miliyetçiler o konuşmayı, resmi tarih sayfalarına altın harflerle yazmaları gerekir (!)
Gördüğünüz gibi, Ermeni sorununun çözümü için dünya’ya akıl vermeye kalkan Erdoğan, bir anda uzman kesiliyor ve tarih sahnesinden sildikleri bir halkla alay edercesine açıklama yapıyor.
Bu noktada Türkiye’deki Irkçılığı incelediğimizde şöyle bir durumla karşılaşıyoruz; Türkiye’deki ırkçılığın da kendine özgü bir ırkçılık olduğunu, diğer ülkelerden gelişen ırçılıklardan da farklı geliştiğini görüyoruz.
Yani Türk milliyetçiliği, batıdan farklı olarak, önce ordu ve bürokrasi içinde gelişmiş ve kendi yapısına uygun milliyetçi semboller etrafında kenetlenmiş( Bayrak, ezan, vatan, devlet gibi) ve her yönüyle devletine bağlı bir toplum yaratmıştır. Ekonomik ve toplumsal gelişmeler temelinde oluşan bir devlet olmayıp, her şeyin yukardan aşağıya doğru oluşturulduğu bir yapı söz konusudur. İfadesini İttihat ve Terakki Cemiyetinde bulan asker kavrayışlı milliyetçilik bundan sonraki gelişmelere, Cumhuriyet’e de damgasını vurmuştur. Kendi devlet aygıtını, askeri kurallara göre örgütleyip yönetmenin dışında, en geniş yetkilerle donanmış egemen kişinin komutasında merkezileşmiş bir iktidar devletin bekası için elzem gören bir anlayıştır bu.
Kendisini millet ile eşit gören ordu ve ona bağlı olarak örgütlenmiş bürokratik yapı üzerinde giderek artan milliyetçilik, dışa karşı gelişen bir milliyetçilik olmayıp, Cumhuriyet’in kuruluşundan kaynaklanan iç sorunlara yönelik geliştirilen ve sürekli olarak da canlı tutulan bir milliyetçiliktir.
Bu milliyetçilik, herşeyi kendileriyle başlatan, herşeyi kendilerine benzeten ırkçı-milliyetçi, Türkçü, İslamcı ideoloji ve politikaların kaçınılmaz sonuçları olmuştur.
Bunun altında “ bizi bize benzeten” toplumun devletçiliği yatıyor. Türkiye’de devlet, hep kendisine uygun bir “ulus” yaratmaya çalışmıştır. Bu nedenle işin özünde devletçi toplum mühendisliği yatmaktadır.
Onun için bugün hertürlü teknolojik donanıma sahip Türk devleti, NATO’ya bağlı en büyük ordu‘ya sahip olmalarına rağmen, buna ek olarak iki buçuk milyona yakın Paramiliter bir güç kurmuş olması, dışardan gelebilecek olası bir saldırıya karşı olmadığını, ‘üzerinde yükseldikleri temel’i yani türk ve müslüman olmayan halkların, toplulukların, etnik yapıların inkar ve imhası temelinde kurdukları Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni ilalebet yaşatmak için, kendinden olmayanları, kendine benzetemediklerini sürekli olarak baskı altında tutabilmek için, en basit demokratik taleplerini şiddet ve kanla bastırarak varlığını sürdürebilmek için kullanmaktadırlar.
Bugün, belki Ermeni Katliamlarında kullandıkları Kürt aşiretlerden oluşan bir “Hamidiye Alayları“ yok, ama onların yerine Kürtlere karşı kullandıkları Korucu Kürt aşiretleri vardır. İslam Devleti kurma vaadiyle çeşitli ülkelerden devşirip Suriye’ye doldurdukları ve Cennet’e gitmek için ”Şehit” olmaya aday binlerce Cihatçı Çete var hizmetlerinde.
Ve Türk eğemen sınıfları varlığını türk ve müslüman olmayanların varlığı üzerine oturttukları Cumhuriyet’e ve kendi mevcut durumlarına uydurdukları bir tarih yazmışlardır. Ayrıca uydurulan bu tarih temelinde geliştirdikleri eğitim sistemlileriyle, ırkçı-şoven politikalarıyla bellekleri sakatlanmış bir toplum yaratmışlardır. İdeolojik-siyasi-kültürel ve askeri örgütlenmesini de buna uygun bir biçimde ve her türlü gelişmeyi zapturapt altında tutabilecek bir şekilde örgütlemişlerdir.
Onun için imha ve inkar temeline dayanan ve inkar ettiği güçlerle sürekli bir savaş halinde olan devlet aygıtı, kendi siyasi, askeri ve dinsel organlarını da bu politikaya uygun bir şekilde örgütlemişlerdir. Devlet, kendi inkarcı yapısını korumak için sürekli baskı ve şiddet yöntemelirini kullanmak zorunda olan merkezi bürokratik yapısını, demokrasiden uzak, demokratik işleyişten uzak, tamamen ırkçı-faşist bir biçimde örgütlemiştir. Bu yüzden de bütün demokratik yöntemleri ve bütün demokratik kanalları kapatmış böyle bir yapıyla, sorunların diyalog yöntemleriyle çözülebilmesinin imkanı ve koşulları yoktur.
Böyle bir yapı, varlığını inkar ettiği ve devletin bekası için yok edilmesi gereken bir güç olarak gördüğü bir halkın, bir toplumun sorunlarını gerçek anlamda çözmek için onları muhatap kabul edip görüşmeler yapması çok, çok zayıf bir ihtimal olarak görmek gerekir. Sadece kendi ihtiyaçları için tıpkı İmralı Heyeti ile yaptıkları türden oyalama görüşmeler yapabilir. Bu nedenden dolayıdır ki, kendini inkar ve imha temelinde var eden Irkçı-faşist Türk devleti, varlıklarını bile kabul etmediği bir halkla, bir halkın temsilcileri ile o halkın sorunlarını demokratik bir şekilde tartışarak çözümler üretmesi, sadece bir hayeldan ibarettir. Ayrıca demokratik haklar ve özgürlüklerin sağlıklı bir biçimde kullanılması, Cumhuriyet’in kuruluş felsefesiyle bağdaşmadığı gibi, çürük bir zeminde yükselen Cumhuriyet’in varlığını da tehlikeye sokabilir(!). O nedenle, mirasını devr aldıkları Osmanlı despotizminin özellikle son dönemlerde yaşadıkları dağılıp yok olma korkusunu bugün kendileri yaşadıkları için, en demokratik bir talebi bile baskı, şiddet ve kanla bastırmayı tercih ediyorlar.
Dolayısıyla, Osmanlı Imparatorluğu’ndan günümüz Türkiyesi‘ne kadar olan tarihi süreç, pekçok kanlı olaylarla, katliamlarla doludur.

- BÖLÜM :
Tarih’in sayfalarına baktığımızda Ermeni, Rum, Süryani, Kıpti, Kürt ve Alevi Katliamları, en belirgin katliamlar olarak karşımıza çıkmaktadırlar. 24 Nisan 1915 Ermeni Soykırımı’nın başlangıcı olarak Tarih’e geçer.
Ermeni halkının “Medz Yeghern(büyük cinayet, büyük felaket)“ olarak adlandırdıkları olayların yıldönümü nedeniyle, aradan 106 yıl geçmesine rağmen, üzerinde hâlâ tartışma ihtiyacı duyduğumuz ve daha uzun yıllar da tartışmak zorunda kalacağımız önemli bir sorun olduğunu birkez daha vurgulamak istiyorum.
Tarihçilerin, bilim insanlarının “Soykırımlar” hakkında yaptıkları araştırmalara ve açıklamalara baktığımızda “Ermeni Soykırım“ı 20.yüzyılın en büyük ve en sistemli uygulanan bir “Soykırım“ olduğunu görüyoruz. Neden böyle olduğunu daha iyi anlayabilmek için Ermeni Soykırımının arka planına ve ideolojik temellerine bakmamız gerekir.
Osmanlı devleti kendi kontrolü altındaki tüm bölgeleri(Balkanları, Kuzey Afrika’yı) kaybetmiş ve Savaş alanlarında ağır yenilgiler almış, asırlarca yaşadığı İmparatorluk modelinden ulus-devlet olma yönünde bir geçiş yaparken neredeyse can çekişir bir duruma gelmişti.
Gerek İmparatorluk döneminde olsun, gerek İmparatorluğun yıkıntıları arasında palazlanarak yükselen Irkçı-milliyetçi İttihat ve Terakki döneminde olsun ve gerekse bu yönetimlerin mirasını devr alan Türkiye Cumhuriyet’i Devleti döneminde olsun, toplumda var olan farklı inançları, farklı etnisiteleri bir arada tutabilecek koşullar yaratmak, çözümler üretmek yerine, kendi ulus-devleti’ni kurmak için toplumdaki farklılıkları yok etme yolunu seçmişlerdir.
Ancak imparatorluğun yerini bir ulus-devlet almaya başladığında durum hemen değişmeye başlamış. Çünkü ulus-devletler kendi sınırları içinde homojen bir toplum, egemen bir ulusal ittifak kurmaya çalışırlar. Ve böylesi durumlarda, kendi ulusal kimliklerini kaybetmeyi, asimilasyona uğramayı göze almayıp, oluşturulan ulus-devlet sistemine katılmak istemeyen azınlıklar bir şekilde dıştalanıyor ya da imha ediliyorlar. Bu, genel bir doğru olmakla birlikte, Osmanlı’nın egemenliği altında olan Balkanlar, Ortadoğu ve Afrika gibi bölgelerde kendi ulus-devlet yapılarını oluşturmak üzere peş peşe ayrılarak bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir.
Anadolu’da yaşayan Ermeniler ve diğer etnik topluluklarda da bu doğrultuda önemli hareketlenmelerin yaşandığını görmek mümkün. Gerek İstanbul’da meydana gelen protesto gösterileri, Osmanlı Bankası’nın işgal edilmesi ve gerekse Van ilinde meydana gelen olaylar, Ermeni halkının artık bir patlama noktasına geldiğini gösterir. Çünkü Ermeni’lerin yıllara dayanan haklı reform talepleri, Osmanlı despotizmi tarafından sürekli şiddet ve kanla bastırılmıştır.
Türk Irkçılığı Temelinde Ulus-devlet Oluşturma Çabası:
Osmanlı Devleti’nin kendilerine sağladığı imtiyazları kullanarak eğitim ve öğretimlerini yurt dışında tamamlayan İttihat ve Terakki milliyetçileri ise, merkezi devlet aygıtını kullanarak, her türlü çılgın yöntemleri deneyerek, ulus-devlet sürecini tamamlamaya çalıştılar.
Askeri güçlerin siyasete müdahalesi sonunda yönetime yerleşen elit kesim, merkezi kurumlaşmasını bürokratik güçlerle güçlendirerek sürdürmüştür.
“Tek din, tek ırk, tek vatan, tek devlet” yaratmak için “toplumu homojenleştirme” planlarını, 1. Dünya Savaşı’nın yarattığı fırsatları da kullanan İttihat ve Terakki hükümeti çok hızlı bir biçimde hayata geçirmiştir.
İttihat ve Terakki yönetimi sırasında, Pan İslamizm ve Osmanlıcılık ideolojilerinin yerini Türkçülük ve Pan-Türkizm almıştır.
Ziya Gökalp ve Yusuf Akçura gibi ideologların ortaya koydukları Türkçülük anlayışına göre, Orta Asya’ya kadar tüm Türkçe konuşan halkları birleştirecek homojen bir Türkiye ve super güç bir Turan yaratmayı hedefliyordu. Pantürkizm ideologlarına göre, Ermeniler, birleşik, homojen bir Türk devleti inşa etmenin önünde bir engel olan “itiatsız bir unsur” olarak görülüyordu.
Onun için 1. Dünya Savaşında Almanya-Avusturya-Macaristan’ın yanında yer alan İttihat ve Terakki devleti, Almanya ile imzaladıkları anlaşmaların gizli maddelerinden birinde, savaşın galibiyetle sona ermesinden sonra, Alman tarafı, Kafkasya’nın Türk dili konuşan ve Müslüman halklarla doğrudan temas kurmasına izin verecek şekilde Türkiye’nin Doğu sınırını yeniden yapılandırmasını garanti ediyordu. Bu, İttihatçıların Pantürkizm Programı‘nın onayıydı, ancak önünde bir engel, “Ermeni“ engeli vardı. Ve Türk yetkililer 1. Dünya Savaşını fırsat bilerek planladıkları “Ermeni Soykırımını hayata geçirdiler.
İçişleri Bakanı Mehmet Talat, Savunma Bakanı İsmail Enver, Berlin’e gönderdikleri bir muhtırada “işin şimdi yapılması gerektiğini, savaştan sonra çok geç olacağını” tekrarlıyorlardı. Mehmet Talat 2 Şubat 1915’te Fransız Büyük Elçisi ile yaptığı görüşme de; Ermeni sorunundan kurtulmak için “en güzel zaman şimdi” diyordu. İşte Enver Paşa’yı, hiçbir hazırlık yapmadan 1914 Aralık Ayı’nda Sarıkamış macerasına sürükleyen bu Pan-Türkçü ideoloji olmuştur.
Rusya’nın denetiminde bir Ermeni kenti olan Kars Şehri’ni kurtarıp ve böylece Kafkasya’ya giden yolu bir an önce açma macerası, cepheye sürülen on binlerce askerin donarak feci bir şekilde ölmelerine neden oldu.
Osmanlı İmparatorluğu, yüzyıllara dayanan bir saltanattan sonra çöküş sürecine girdiği bir aşamada, bir yanda dünya pazarlarına egemen olmak için birbirleri ile rekabet eden Emperyalist Devletlerin oluşturdukları baskı, diğer yandan, gerek Fransız aydınlanma devrimi ve Avrupa ülkelerinde meydana gelen devrimlerin yaratığı etkiyle, baskı ve zulüm altında tutulan halklarda büyük bir değişime yol açtı. Hem Balkan ülkelerinde, hem de çeşitli Arap ülkelerinde bağımsızlık ilanları peş peşe gelmeye başlamıştı.
Avrupa ülkelerinde meydana gelen devrimler, Ermeni toplulukları arasında da hareketlenmelere yol açtı. Ermenilerin dile getirdikleri haklı reform talepleri ve bu yönde geliştirdikleri çeşitli eylemlerde bu gelişmeleri görmek mümkün.
Ermeniler ’de dinsel ve kültürel bilinçle özdeşleşen milli bilincin, Ermeni milliyetçiliğinin de yine yüzyıllara dayandığını görüyoruz. Tabii ki, bu milliyetçilik, çok uluslu İmparatorlukların(Rus, Osmanlı ve Pers İmparatorlukları gibi) kıyılarında yaşayan bir azınlığın geliştirdiği bir milliyetçilik olduğunu da vurgulamamız gerekir. Bu milliyetçiliğin kendisini ifade etme tarzı da bir sosyal sınıftan diğerine( rahipler, soylular, aydınlar, köylüler arasında) ve bunların kültürel niteliklerine göre değişiyordu.
Gerek Fransa ve Avrupa ülkelerindeki devrimlerin, gerekse Balkan ülkelerinde meydana gelen ayaklanmaların etkisiyle Ermeni toplumların siyasal düşünceleri de Batı ülkeleri ile temas halinde yetişen aydınların düşünüşü-giderek çağdaşlaşmaya başlamıştır. Dinsel topluluğun sınırlarının dışına taşarak, bir merkeze-çekici bütün sonuçlarıyla birlikte, ulus ve halk fikirleri de yavaş yavaş şekillenmeye başladığını görüyoruz. Ne yazık ki Ermeni Soykırımı, Balkanlarda sancılı bir şekilde başlayan uluslaşma ve ulusal devletler yaratma sürecinin son noktasını koyan trajik bir olay olmuştur

2.BÖLÜM :
REFORM YERINE HAMIDIYE ALAYLARI
Ermeniler’in Reform Taleplerine Karşı Oluşturulan Hamidiye Alayları:
Osmanlı Yeniçeri Ocağı’nın lağvedilmesiyle, asker ve vergi için Kürdistan’a yöneliyor. O zamana kadar Kürt aşiretleri ne vergi verirlerdi, ne de askerlik yaparlardı. Çok çaba harcanmasına ve çok kan dökülmesine rağmen, Osmanlı o aşiretleri bir türlü kontrol ve denetim altına alamadı. Sınır boylarındaki sınır ihlalleri ve yaptıkları baskın ve soygunlar sonucu hem yerleşik olan ahaliyi rahatsız ediyor, hem de sınır komşuları olan devletlerle sürtüşmelere neden oluyorlardı.
İran ile Osmanlı devletleri Kürt aşiretlerine karşı bir dizi tedbirler almalarına rağmen, pratik hiçbir anlamı olmamıştır. Çünkü Kürt aşiretlerinin kışlık olarak kaldıkları alan genellikle Iran Kürdistan’ı, yazlıkları da Osmanlı’nın denetimindeki Kürdistan’dır. Sonuçta Iran ve Osmanlı çoğunlukla yaptıkları anlaşmalara kendileri de uymamışlardır. Çünkü her iki ülke, gerek birbirleri ile olan problemlerinden dolayı ve gerekse komşuları olan Rusya tehlikesine karşı Kürt aşiretlerine ihtiyaç duymuşlardır.
Osmanlı devleti yenik düştüğü Rus savaşından sonra Ermenilerin, reform ve bağımsızlık taleplerine karşılık, Kürt aşiretleri ile olan ilişkilerini değiştirme yoluna giderek karşı tedbirler geliştirmeye başlar. Göçebe hayatı yaşayan Kürt aşiretlerine yaptığı dayatmalardan vazgeçerek, onları, devletin denetimine alarak kullanma politikasını devreye sokar.
Abdulhamid kürt aşiretlerini nizamiye askeri kuvetlere almaktan vaz geçerek, onları kendilerine mahsus şartlar altında ve kendi aşiret reisleri komutasında, oluşturulacak askeri birliklerde askerlik yapmalarını ve Osmanlı devleti için Ermeniler’e karşı Hamidiye Suvari Alaylarını oluşturmalarını sağlar.
Osmanlı devleti, 1878’de Berlin Konferansında Rusya, İngiltere ve Fransa ile yaptığı anlaşma doğrultusunda Ermenilere ilişkin bazı reformlar yapması gerekiyordu. Avrupa devletleri tarafından istenilen reformların, Hıristiyanlar için önce özerklik, sonra bağımsızlık biçiminde idi. Berlin Konferansında bu Reform taleplerini kabul eden Babıali hükümeti ve 2. Abdülhamid, Hristiyanlar için Reformlar yapmak yerine, Doğu Anadolu Bölgesinde 1890-1891 yıllarında Kürt aşiretlerinden oluşturduğu Hamidiye Alaylarını kullanarak, Ermenilerin reform taleplerini şiddet, kan ve katliamlarla bastırma yoluna gitti.
Hamidiye Alayları’na kürt aşiretleri çok geniş bir şekilde katılırlar. Bu aşiretler: Heyderanlı, Hesenanlı, Celali, Zilani, Cemedanlı, Ademalı, Sipuki, Karapapağ, Ertoşi, Kargeci ve Şeyhan, Kikiçerkan, Degori, Mılli, Miran Keçen, Cibranlı, Mikran, Tekori, Şems, Şikeftt, Şiyoli, Yoli, Ademanlı,Tayyit aşiretleridir.
Böylece yıllarca uğraştığı halde kurulu nizama uyduramadığı asker kaçakları ve çeşitli suçlara karışmış olan Kürt aşiretlerini hem kontrol altına tutmayı, hem de onları Ermenilere karşı kullanmayı planlamıştı. Onun için belli başlı Kürt aşiretlerini, hem İslam Aleminin Halife’si, hem de büyük Osmanlı İmparatoru olarak başkent İstanbul’a davet ederek, onları devlet törenleri ile ağırlamıştır. Huzuruna gelen Kürt aşiretlerinin o güne kadar devlete karşı işledikleri suçlar da dahil olmak üzere, bütün suçlarını af etmiş ve aşiret reislerine askeri madalyalar takarak ödüllendirmiştir. Onlara, Osmanlı Devleti’nin bir dizi imkanlarını sunarak, İslam devletine karşı baş kaldıran “Gavur”ların başlarını ezmeleri için “paşalık Ünvanı’nı vererek motive etmişti.
Hamidiye Alayların oluşturulmasında en büyük savaşçı güçlerle katılan Hüseyin Paşa olmuştur. Aşiretleri Ermenilere yönelmeyi tetikleyip teşvik eden Osmanlı devleti, onlara, devletin önemli imkanları da sunuyordu. Hamidiye Birlikleri’nin oluşturulmasına 1891’lerden başlanmıştır.
4. Ordu Müşiri Zeki 1892 yılında Doğu Anadolu Bölgesine giderek Alayları yerinde teftiş ettikten sonra Hamidiye Alayları ilgili Abdülhamid’de yönelik olarak şunları yazmıştır:
“Hamidiye Alayları Teşkilatı’nın, Ermeni fesatlarının ve orada fesat uydurmak isteyen bazı ecnebilerin melun niyetlerine çekilen bir Set olduğunu ilk önce yüksek zatınız takdir buyurursunuz. …… Demek isterim ki,, her bir güçlüğü ölçülü bir cesaret ile bertaraf edip, mevcut teşkilatı( hem de masrafsız olarak oluşturulan bir ordu olarak vb.) yalnız ve yalnız olarak kıymetli Padişahımız vücuda getirdi. Ve bütün 4. Ordu emrinde bulunan Kürtler ve eski aşiretler asayişe ters bir eşkıya çetesi durumunda iken, Hamidiye askerliği ismi altında başlarına taktığımız “Bağlılık Gem’i sayesinde, şimdi bu eşkıyaları isteseler de, istemeseler de ele geçirmeye vasıta olup, kuvvetli bir zabıta hükmünü aldı. … Hamidiye teşkilatına bağlılıklarından dolayı hem bölgede, hem de Kürtler arasında süre gelen çatışmaların önüne geçildi ve genel asayiş sağlandı……”.
Suç, şüphelere hiç meydan vermeyecek kadar açık, suçlu, bu fiileri işleyen kadar, onlara dokunulmazlıklar vererek, silahlandıran, onlara Ermenileri düşman belleten devlet politikası ve devletin zihniyetidir. Bu zihniyete göre “ Ermeni gavurdur, ona karşı savaş kafirle savaştır.”
Öldürürsen cennette gidersin, ölürsen şehitsin, savaştığın Ermeni’nin malları da helal ise, üstelikte o coğrafya’nın zenginlikleri de Ermeniler’in elinde ise, kimi durdurabilirsin ki.
Bunun üzerine: Ermeni köylerine yönelik taciz ve tecavüzler başlar. Bunları yapanların başında Abdülhamid devleti tarafından askeri madalya takılarak, “Paşa” ünvanı verilen Kör Hüseyin Paşa gelmektedir. Ancak Osmanlı arşivlerindeki belgelere bakıldığında, aşiretlerin hepsi Osmanlı devleti tarafından aklanmışlardır.
Fransız Bilim insanı Dr. Yves Ternon’un dediği gibi,:
“Bir bütün olarak ulus kimliğini kazanmak için, azınlıklar sorununu ,azınlıkların toplam nüfusu Osmanlı İmparatorluğunun genel nüfusu içinde çoğunluğu teşkil ettiğinden bir kat daha karmaşık hale gelen bu sorunu çözmeleri gerekiyordu.
Gerek Padişah ve gerekse Jön Türkler, tümü de en kolay yolu seçtiler. Azınlıkların, birini diğerine karşı kullanarak öncellikle sosyal açıdan en yalıtılmış, kültürel ve dinsel açıdan en farklı, aynı zamanda da yaşadığı bölgenin coğrafi konumu itibarıyla en tehlikeli olanından başlayarak yok edilmesi. Bu şiddetli cinayet eğilimi, eğer katiller kendilerini tümüyle serbest hissetmeselerdi yalnızca çılgınca bir spekülasyon olarak kalırdı. Ve işte burada Soykırımın orijinalitesini kavramaktayız. Gerçek suçlu öldüren değildir. “Bütün bu işte asıl katil sadece sizsiniz bayım. Cinayeti ben işlemiş olsam bile, asıl katil ben değilim.“ Smerdukov’un Ivan Karamazov’a yönelttiği bu suçlama, tartışmayı genişletmektedir. Aslında Soykırım, aşiret fanatizmine vardırılmış bir milliyetçiliğin çılgınca düşüdür. Bir kez tasarlandığında, donmuş bir akıl ve mantığın, iğrenç bir çıkarcılığın ürünü haline gelmektedir. İkiyüzlülük, Soykırım emrini verenin temel niteliği, yalan, gereksinimi; art niyet ise güvencesidir. Cinayete kaçınılmaz gerekçelendirilmiş, sıkça da özenle düşünüp taşınılmış çıkarlar temel oluşturmaktadır.“
Birlikler, çoğunlukla sünni Kürtlerden oluşmuş, ancak Doğu Anadolu’da yaşayan Karapapak(Terekeme) Türkleri‘ni, Çerkesleri, Çeçenler, Türkleri, Türkmenleri ve yörükleri’de içermştir.
Bazı kaynakların iddialarına göre, bazı Alevi aşiretler de birlik oluşturmak için baş vurduklarını, ancak bu talepleri Osmanlı yönetimi tarafından reddedildiği yönündedir. Bu iddia, tartışmalı bir iddia olarak görünse de, Abdülhamid’in Koçgiri aşiret reisi Alişan Bey’in oğlu Mustafa’ya “paşa” ünvanını vererek, Koçgiri’de ilk Hamidiye Alayı’nı kurduğu yönünde yazanlar var. Hamidiye Alaylarına en çok savaşçı ile katılan aşiret Heyderanlılar olmuştur. Aşiret reisi Kör Hüseyin Paşa ise en çok Alay oluşturan aşiret reisi ünvanı ile Osmanlı devletinin gözdesi haline gelmiştir.
26 emekli Subay tarafından eğitilen birlikler, Dördüncü Ordu Komutanı Mahmut Paşanın denetiminde Erzincan, Dersim, Diyarbakır, Van, Bitlis, Erzurum, Malazgirt, Sivas, Malatya, Elazığ ve Ermenilerin yoğun olarak yaşadıkları Batı Ermenistan’ın tüm illerini kapsayacak biçimde harekete geçirmişlerdir. Ermenilere yönelik başlatılan olaylar, artık inkar edilecek boyutları aşmış ve aleni bir duruma dönüşmüştür.

Öyle ki Hamidiye Alaylarını oluşturan Kürt aşiretler, Abdülhamid iktidardan düşene kadar bağlılıklarını sürdürürler. Kürt aşiretleri, İslam halifesi Abdülhamid’e karşı bağlıklarının karşılığını, yaptıkları Ermeni katliamlarında elde ettikleri “ganimetlerle fazlasıyla alıyorlardı. Onun için gerek İran’a gerekse Ruslara karşı Doğu Bölgesinde Osmanlı için etten bir duvar örmüşlerdi.
1894-1896 yılları arasında Ermenilere yönelik olarak yapılan katliamlarla ilgili olarak Vahakn N. Dadrian’ın aktardıklarına baktığımızda vahşetin boyutlarını daha iyi anlıyoruz.
“1894-1896 katliamları kadar felaket anlamı taşıyan herhangi bir olayda, sadece kıyım esnasında öldürülenlerin sayısıyla sınırlı kaldıkça, kurbanların bilançosu eksiktir. Adım adım ölüme yürüyen, gecikmiş ölümü tadacak kurbanların oluşturduğu kategoriler de söz konusudur. Bunlardan biri yaralılar ya da sakat kalanlardır. Diğeri mahrumiyet, kötü hava koşulları ve insanları güçten düşüren travmaların etkisine maruz kalanlardır.”
“Ne var ki, bu büyük insan kaybı, beraberindeki maddi zararlardan ayrı tutulamaz. İmha saldırılarının başarılarının gerçek testi, ulusal ya da etnik bir varlık olarak kurban ahaliyi destekleyen toplumsal doku ve kültür kurumlarının süreçte ne ölçüde tahrip edildikleridir. Katliam sahalarında yaptığı iki aylık (Mayıs-Haziran 1896) keşif gezisinin arkasından, Lepsius aşağıdaki bilgileri derlemişti. İki bin beş yüz kasaba ve köy terk edilmiş, 645 kilise ve Manastır yıkılmıştı. 508 kilise camiye dönüştürülmüş ve 546,000 kişi zor duruma düşmüştü. (..) Bunların dışında, 508 kilise ve manastır tamamen yağmalanmış, 21 Protestan ve 170 Gregoryen-Apostolik papaz öldürülmüştü. Lepsius’un zorla din değiştirmeyle ile ilgili verileri, Avrupa konsolosların belgelediği Türkiye’nin iç bölgelerindeki büyük ölçekli benzer din değiştirme verileri ile örtüşüyor.” ( aktaran Garbis Altınoğlu)
Ingiliz etnografi William M. Ramsay’In gözlemleri:
“Ermenistan’ın yaşadığı dehşetle ilgili anlatılanların en kötüsünde bile mübalağa yoktur. Dumas’ın çok renkli hayal gücüne ve Zola’nın kötülükle ilgili bilgisine sahip yazarlar bile Ermenistan’ın Kürt kesimindeki bir tek katliam manzarasının herhangi bir izleyici üzerindeki etkisini hiçbir biçimde ifade edemezler. Ermenistan’ın Kürt kesimi ‘kara ülke’dir; bir mezarlığa dönüşmüştür. İçine girmeye cüret edemezsiniz. Onunla ilgili hiçbir şey düşünemezsiniz. Orada kaç sakat, kolsuz, bacaksız, tecavüze uğramış Ermeni’nin hâlâ açlık çektiğini bilemezsiniz…”(aktaran Garbis Altınoğlu).
Hristiyan olan halklara karşı Müslüman olan Kürtleri, Arapları, Çerkezleri ve Çeçenleri kullandı. Abdülhamid’in son çare olarak oluşturduğu Alayları: Osmanlı Devleti’ni Rus belasından korumuş, Kürtleri ise bölgede en büyük rakipleri olan Ermenilere karşı üstün konuma getirmiştir.
Ayrıca Abdülhamid, İstanbul Kabataş’ta Alay’a katılan aşiretin çocuklarını okutmak için açtığı Mektep-i Aşiret-i Hümayen ile Kürtlere en büyük iltifatı gösteren Padişah olmuştur. Hamidiye Alaylarına katılan Kürt aşiretleri Abdülhamid’in kendilerine sunduğu bu imkan ve fırsatlardan dolayı onu “Kürtlerin Babası” olarak görmüşlerdir.. Ne var ki çok uluslu Osmanlı bütünlüğü de, kanlı etnik, ve dinsel boğazlaşmalar içinde, yeni bir proje üretmeden dağılıp gitmekten kurtulamadı.
Osmanlı egemenlik sistemi, yeni bir proje üretmek yerine, tıpkı bu günkü Türk egemenlerinin yaptıkları gibi, varlığını, halklar arası çelişkileri kışkırtarak, sürdürmeye çalıştı. Devamlı reformlardan söz etmesine rağmen, hiçbir adım atmadan uzun bir çürüme ve dağılma süreci yaşadı.
Osmanlı devleti dün nasıl İslam inancını koruma adı altında Hristiyan’lara karşı Müslüman Kürtleri kullanarak, onları tarih sahnesinden yok ettiler ise, bugün de Türkiye Cumhuriyeti Devleti kendi varlıkları, kendi “beka“ları için o mekanizmayı Kürtlere karşı işletmektedir. Bu gün de Kürtleri, yok edilmesi gereken habis bir Ur, bir Çıban olarak görmektedirler. O nedenledir ki, kendi Bünyeleri için, kendi Ulusal Varlıkları için bu “Habis Ur“un, bu “Tehlikeli Çıban”ın sökülüp atılması gerektiğini söylemektedirler.
Devam edecek…









