Connect with us

Analiz

Düzgün Kobani yazdı | Eleştiri-Birlik-Eleştiri-Daha Yüksek Birlik

Eleştiri–özeleştiri silahının körelmesine hiçbir koşulda müsamaha gösterilmemeli; Mao Zedong’un devrimci örgüt anlayışında merkezi bir ilke olarak formüle ettiği “birlik–eleştiri–birlik” diyalektiği, devrimci pratiğin temel yönlendiricisi haline getirilmelidir. Mao’ya göre eleştiri, örgütsel birliği dağıtan değil, onu daha yüksek bir bilinç ve siyasal bütünlük düzeyinde yeniden kuran zorunlu bir devrimci araçtır.

Yazar/Düzgün Kobani

Her şey ve herkes eleştiriye tabidir. Eleştiri–özeleştiri, samimi ve devrimci bir siyasal ortamın en yalın ve zorunlu etkinliklerinden biridir. Bunun temel nedeni, toplumsal ve siyasal süreçlerin sürekli bir çelişki hareketi içinde gelişmesidir; zira çelişki geçici değil, yapısal ve süreklidir. Dolayısıyla belirleyici olan, çelişkinin varlığından çok, çözümüne hangi ideolojik–felsefi perspektiften yaklaşıldığıdır. Devrimci öznenin sınandığı en önemli ölçütlerden biri eleştiri–özeleştiri pratiğidir. Eleştiriye kapalı olmak, özüne yönelik eleştiriye de kapalı olunduğuna işaret eder.

Bir olguya ilişkin ileri sürülen eleştiri mutlak doğru ya da mutlak yanlış olarak kabul edilmez. Tespitin anlamı ve yönü, onu üreten öznenin ideolojik konumlanışı ve sınıfsal perspektifi tarafından belirlenir. Bu nedenle eleştiri, kendi başına nötr bir faaliyet olmayıp, belirli bir dünya görüşünün ürünü olarak şekillenir. Tam da bu noktada, eleştirinin kendisinin de eleştiriye tabi olmasını koşullar. Bu durum, eleştirinin keyfi değil; tarihsel, sınıfsal ve diyalektik bir süreç olduğunu somut biçimde ortaya koymaktadır.

Eleştiri pratiğinde sıkça rastlanan temel yanlışlardan biri, yöneltilen eleştirinin mutlak doğruluk iddiasıyla savunulması ve bu doğruluğa dair katı, değişmez bir inanç geliştirilmesidir. Oysa bu yaklaşım, eleştirinin doğası gereği taşıdığı diyalektik karakterle açık bir çelişki içerisindedir. Diyalektik düşünce, her tespitin tarihsel, koşullu ve karşıtlarıyla birlikte ele alınmasını zorunlu kılar; bu nedenle eleştirinin kendisi de değişime, yeniden değerlendirmeye ve eleştiriye açık olmak durumundadır.

Bir eleştiriyi mutlak doğru gören bir tutum, onu devrimci bir gelişim aracından çıkararak dogmatik bir yargıya dönüştürme riskini taşır. Böylece eleştiri, dönüştürücü ve ilerletici işlevini yitirir; diyalog ve kolektif akıl üretimi yerine, tek yönlü dayatmanın aracı haline gelir. Bu durum ise eleştirinin devrimci özüne değil, metafizik ve anti-diyalektik bir düşünme tarzına işaret eder.

Eleştirinin birlik ile olan ilişkisi, devrimci mücadele açısından belirleyici bir öneme sahiptir. Mao Zedong’un ortaya koyduğu “birlik–eleştiri–birlik” ilkesi, eleştirinin devrimci işlevinin ancak birliği güçlendirme hedefiyle anlam kazanacağını açık biçimde ortaya koymaktadır. Bu bağlamda eleştiri–özeleştiri, kolektif iradeyi tahkim eden, siyasal berraklığı artıran ve devrimci birliğin maddi zeminini güçlendiren temel araçlardan biridir.

Ne var ki eleştiri, birliği ilerletme ve çelişkileri aşma amacıyla değil de ezme, bastırma ya da tasfiye etme pratiğine dönüştürüldüğünde, devrimci niteliğini yitirerek kendi karşıtına dönüşür. Bu tür bir kullanım, eleştiriyi birliğin kurucu unsuru olmaktan çıkarıp, parçalanmayı derinleştiren bir araca indirger. Benim eleştirim kabul edilmiyor, ya da ben söyledim dikkate alınmadı gibi serzenişlerde işin çabası. Oysaki devrimci eleştirinin hedefinde, ayrışma değil, dönüştürme ve yeniden birleştirme vardır.

Dolayısıyla eleştirinin devrimci değeri, yalnızca dile getirilen içerikte değil; yönteminde, yöneliminde ve sonuç olarak birliği yeniden üretme kapasitesinde somutlaşır. Birliği güçlendirmeyen, tersine onu zayıflatan bir eleştiri pratiği, biçimsel olarak eleştiri adını taşısa dahi, özünde devrimci olmaktan uzaklaşır.

Kimi özneler ise kendilerine yöneltilen eleştirilere bilinçli biçimde kulak tıkamakta ve eleştirinin kendilerini hedef almadığı, başka bir kişi ya da duruma ilişkin olduğu “yanılsamasına” kapılmaktadırlar. Eleştiri doğrudan kendilerini işaret ettiğinde ise savunma refleksleriyle hareket ederek karşı-eleştiri pozisyonuna geçmekte; biriktirdikleri öznel hesapları dışa vurmaktadırlar.

Bu tür tepkiler, özünde sınıfsal sorumluluk bilincinden yoksun, kolektif çıkarları değil bireysel konforu merkeze alan kişisel savunma stratejileridir. Dolayısıyla bu reaksiyonlar, sınıf mücadelesinin gerektirdiği tarihsel kaygılardan çok, “bireyi kurtarma” refleksinin siyasal alana yansımasıdır.

Öze yönelik eleştiri, eleştiri pratiğinin kuşkusuz en zor fakat aynı zamanda en vazgeçilmez boyutunu oluşturmaktadır. Gerek bireysel düzeyde gerekse kurumsal yapılar açısından özeleştiri, devrimci siyasal etiğin ve kolektif gelişimin zorunlu bir ilkesi olarak ele alınmalıdır. Zira özeleştiriden yoksun bir siyasal pratik, kendi sınırlarını aşma ve dönüşme kapasitesini zamanla yitirmeye mahkûmdur.

Bireysel ya da kurumsal özeleştiri süreçlerinin, toplumda hâkim olan geri, muhafazakâr ya da küçük-burjuva değer yargılarının ideolojik esaretine düşmeden yürütülmesi elzemdir. Toplumsal normların ve egemen değer kalıplarının baskısı altında şekillenen bir özeleştiri anlayışı, devrimci içeriğini yitirerek biçimsel bir ritüele dönüşme riski taşır. Oysa devrimci ortamın birleştirici ve dönüştürücü gücü olan özeleştiri, tam da bu baskılara karşı özgürleştirici, kolektif ve ilerletici bir işlev üstlenmelidir.

Bu nedenle, toplumsal değer yargılarının ideolojik baskısı gerekçe gösterilerek, devrimci özeleştirinin önüne engeller konulamaz ve konulmamalıdır. Aksine özeleştiri, devrimci birliğin güçlenmesinin, siyasal berraklığın derinleşmesinin ve sınıf mücadelesinin ileri taşınmasının asli araçlarından biri olarak kararlılıkla savunulmalıdır.

Devrimci mücadelede ve siyasal dava bilincinde iddia sahibi olan, bu doğrultuda bedel ödemeyi göze alan bir öznenin, kendi pratiğine ve özüne yöneltilen eleştirilere açık olması, devrimci bir nitelik taşıdığının önemli göstergelerinden biridir. Zira eleştiriye açıklık, yalnızca kişisel bir erdem değil; sınıf mücadelesinin gerektirdiği siyasal olgunluğun ve kolektif sorumluluk bilincinin somut ifadesidir.

Buna karşılık, özüne yöneltilen eleştiriyi reddeden ya da bu eleştiriler karşısında savunmacı bir kapanma yaşayan bir öznenin, devrimci iddiasında tutarsızlıklar barındırdığı açıktır. Böyle bir tutum, mücadelenin gerçek bedellerinden kaçınan, siyasal pratiği içerikten ziyade görünürlük ve “tribün siyaseti” düzeyine indirgeyen bir yönelime işaret eder. Oysa sınıf mücadelesi, doğası gereği bedelsiz yürütülemez; bedel ödemeyi göze alan bir öznenin, bu sürecin ayrılmaz bir parçası olan eleştiri ve özeleştiriye yabancı durması düşünülemez.

Ne var ki kimi durumlarda, sınıf mücadelesinin nesnel olarak bedel ödettiği koşullarda dahi, bireyin kişisel ihtiraslarını, gururunu ve öznel konfor alanını kolektif çıkarların önüne koyabildiği görülmektedir. Bu tür bir konumlanış, çalışma tarzındaki aksaklıklar ile bu aksaklıklara yöneltilen eleştirilerin sistematik biçimde göz ardı edilmesiyle birleştiğinde, yalnızca bireysel bir sorun olmaktan çıkarak sınıf hareketi açısından ciddi bir güven kaybı yaratma potansiyeli taşır.

“Bilinci toplumsal yaşam koşullarının belirlediği” temel gerçekliğinden kopuk biçimde sorunlara yaklaşan; bireysel ego, kapris ve ihtirasları siyasal değerlendirmelerin merkezine yerleştiren bir öznenin, eleştiriye açık bir konumda bulunması mümkün değildir. Bu tür bir öznel yönelim, sınıf mücadelesinin gerektirdiği tarihsel sorumluluk, kolektif bilinç ve siyasal olgunlukla bağdaşmadığı gibi, söz konusu öznenin sınıf kavgasında etkin bir rol üstlenmesi ya da bu yönde meşrulaştırılması da anlamsızdır. Aksine, böylesi bir tutum, devrimci mücadelenin öznel gücünü zayıflatan, sınıf bilincini aşındıran ve kolektif pratiği kişisel çıkarlara indirgeme riski taşıyan bir işlev görmektedir.

Ne Yapmalı?

Eleştiri–özeleştiri silahının körelmesine hiçbir koşulda müsamaha gösterilmemeli; Mao Zedong’un devrimci örgüt anlayışında merkezi bir ilke olarak formüle ettiği “birlik–eleştiri–birlik” diyalektiği, devrimci pratiğin temel yönlendiricisi haline getirilmelidir. Mao’ya göre eleştiri, örgütsel birliği dağıtan değil, onu daha yüksek bir bilinç ve siyasal bütünlük düzeyinde yeniden kuran zorunlu bir devrimci araçtır.

Bu çerçevede örgütsel disiplin, kör bir itaati değil; bilinçli katılımı, ideolojik netliği ve kolektif sorumluluğu ifade eder. Ancak eleştiri–özeleştiri süreçlerine sistematik biçimde direnen, örgütsel disipline ayak direyen ve bu tutumunu tekrar eden sosyal pratiğiyle ortaya koyan öznelerin varlığı da mümkündür. Mao’nun vurguladığı üzere, devrimci örgüt, kendi içindeki hastalıkları görmezden gelerek değil, onları doğru yöntemlerle tedavi ederek ilerleyebilir.

Bu nedenle, meşru eleştiri zemininde değişim ve dönüşüm göstermeyeceği defalarca kanıtlanmış öznelerin, kolektif yapıyı daha fazla yıpratmasına izin verilmemelidir. Söz konusu özneye ideolojik dönüşüm kanalları açık tutulmak kaydıyla, geçici ve sınırlı bir biçimde örgütsel mücadelenin aktif alanının dışına alınması, Maoist disiplin anlayışıyla uyumlu bir koruyucu önlem olarak değerlendirilmelidir. Bu yaklaşım, cezalandırıcı değil; kolektifin sağlığını korumaya, ideolojik berraklığı muhafaza etmeye ve devrimci birliği güçlendirmeye dönük bir müdahaledir.

Mao’nun ifadesiyle, örgüt içinde ortaya çıkan ideolojik sapmaların denetimsiz biçimde yayılması, bireysel bir sorun olmaktan çıkarak kolektif mücadeleyi zayıflatan bir etkene dönüşür. Bu nedenle devrimci disiplin, yalnızca bireyin değil, örgütün ve sınıf mücadelesinin geleceğini güvence altına alan tarihsel bir sorumluluk olarak ele alınmalıdır.



Ocak 2026
PSÇPCCP
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728293031 

More in Analiz