Erdoğan sabırsızdı, heyecanını saklayamayarak erkenden ‘‘topluma‘‘ müjde vereceğini açıkladı. Müjde beklentisiyle bir merak uyandı toplumda… Öyle ya, çılgın projeler çantada bekletiliyor, reformdan yeni anayasaya ve aya yolculuğa kadar prestijli vaatler veriliyordu iktidardan. Bu kez vaat edilen müjde de öncekilerin tecrübesiyle kuşkuluydu… Nitekim Erdoğan’ı saran erken sevincin arka planı açığa çıkmakla birlikte, yenilgi hüsranıyla kabus olup kursağında kaldı. İşgal saldırganlığıyla tasarladığı seçim yatırımı dahil tüm hedefleri boşa düşüp, ağır faturayla kendisine geri döndü. İktidar Gül‘ünün sert dikenleri ellerini kana buladı.
Tekçi, ırkçı-faşist Türk milliyetçiliği tabanı ve damarı tarafından her koşulda satın alınan ve her dönem ‘‘geçer akçe‘‘ olarak nüfuz eden azgın Kürt düşmanlığı, iktidarı kaybetme korkusu yaşayan Erdoğan tarafından seçim yatırımı zemininde yeni bir dalgayla bir kez daha hortlatıldı. İçerde tutuklamalara girişirken, dışarıda işgal saldırganlığıyla bunu pekiştirmeye kalkıştı.
Tam dardayken Erdoğan iktidarı, KDP ile gerekli anlaşmalar yapılıp hain ittifakın ürünlerini toplamak üzere harekete geçildi. Hain emellerle sinsi planlar tezgahlanmış, Gare’ye işgalci saldırı gerçekleştirilerek yerleri istihbarat edinilen esirler kurtarılıp kahramanlık destanları yazılacaktı.
Rüştünü ispatlamış olan iktidar kahramanlık naralarıyla gevşemiş olan ırkçı-faşist milliyetçiliğin toprağını sıkılaştırılacak, sertleşmiş zemin üzerinde yürüyerek gönül rahatlığıyla seçimlere gidilecekti. Dahası, iktidar büyük bir prestij toplayacak, Kürt Ulusal Hareketi moral çöküşüne sürüklenip Kürt ulusunun iradesi bölünüp zayıflatılacak ve kara bulutlar altında toplum bir kez daha karamsarlığa gömülecekti. Muhalefet ve mücadelenin nafile olduğu bilinçlere kazınacak, umutsuzluk büyütülerek teslimiyet biçilecekti. Yani, sonuçları önceden belirlenmiş bir erken seçimle yeniden tek adam sultası garantiye alınacaktı.
Erdoğan rahat bir nefes alacak, iktidara dair korku ve kaygıları defedilecekti. Hesap en kaba haliyle böyleydi. Ve işte bunun uğrunaydı, esirlerin ölümü pahasına işgalci saldırganlığa girişmek ve kahramanlık destanlarıyla tek adam sultasına hasrettiği esirlerin yaşamıyla kumar oynamak…
Lakin iktidarın mahareti olmakla beraber, çaresizlik çırpınışlarının da kaderidir ki, çare üretmek yerine çaresizlik üretilip derinleştirilir. İşgalci saldırıyla tasavvur edilen sonuçlar, kahramanlık destanı yaratma yerine, yeni suçlara imza atılarak yenilgi handikabıyla kriz ve kabuslar doğurmuştur. Kan ve katliamla yatıp kalkan Erdoğan gözünü kırpmadan esirlerin yaşamıyla oynamış, ölmemeleri için değil, ölümleri pahasına iktidar hesaplarına kurban etmiştir esirleri. Üstüne operasyon güçlerinden de ağır kayıplar vererek, kahramanlık rüyasıyla giriştiği saldırıdan yenilgiyle geri dönmüştür. Kan üzerine siyaset yapan Erdoğan, iktidarı uğruna askerlerin ve esirlerin ölümüne yol açmıştır. Kimse bu ölümlerden PKK’yi sorumlu tutamaz. PKK’nin üstüne savaş uçakları, savaş helikopterleri ve teknolojik donanımlı ordusuyla giden Erdoğan’dır ve PKK’nin bu işgalci saldırı karşısında kendisini savunma hakkı meşrudur.
On üç esirin ölmesine asla sevinmiyoruz, bilakis bu esirlerin ölümüne yol açan işgalci saldırı eyleminden dolayı sorumlulardan hesap sorulması gerektiğine dikkat çekiyoruz. Her şey ‘‘şahsım iktidarı‘‘ ve dolayısıyla seçimlerin kazanılması uğruna demekten ve yapmaktan sakınmayan Erdoğan’ın esirlerin ölümünden sorumlu olduğunu söylüyoruz. Yıllardır PKK’nin elinde esir bulundukları halde PKK tarafından öldürülmeyen esirler, Erdoğan’ın iktidar sevdası uğruna öldüler.
Aileleriyle mektuplaşarak Erdoğan iktidarının girişimlerde bulunarak müzakerelerle kendilerini kurtarmalarını isteyen esirler, Erdoğan’ın iktidar macerasına kurban edildiler. Şimdiki merak, Erdoğan’ın iktidarı için giriştiği bu kanlı maceradan ve sorumluluğunu taşıdığı ölümlerden yükümlü tutulup hukuki sürece tabi tutulup tutulmayacağı gerçeğidir. Zira, kendi askeri uzmanları bile, gerçekleştirilen esir kurtarma hareketinin doğrudan esirlerin ölüme neden olacak büyük riskler taşıdığını ifade etmektedir.
”Her türden işgal ve katliam saldırganlığı Kürt ulusu ve halklarımız tarafından nefretle karşılanıp direnişle yanıtlanacaktır”
Kısacası, Erdoğan ve iktidar güruhu bilerek esirlerin ölümüne yol açan bu saldırı harekatına girişmiştir. Esirlerin ölecekleri öngörüldüğü halde bu harekat düzenlenmiştir. Esirlerin ölmeyeceklerine dair hiçbir garanti, güvence ve makul şart bulunmadığı halde, bilakis kesin derecesinde ölüm riski olmasına karşın saldırı harekatı gerçekleştirilmiş, nitekim esirlerin ölümüne sebep olunmuştur.
Diğer bir merak konusu ise, bu aleni suç karşısında sorunu yargıya taşıyıp soruşturma konusu yapacak bir savcının, hakimin olup olmadığıdır. Bağımsız bir yargıç ve savcı var mıdır? Varsa dava açabilme cesaretine sahip olacak mıdır? Cumhurbaşkanına hakaretten binlerce dava açmaktan yorulmayan yargı-mahkemeler, savcı ve hakimler Cumhurbaşkanının aleni suç eylemine dava açabilecek mi?
Erdoğan ve iktidar güruhundan sorulacak hesap sadece ölen esirlerden ibaret değildir. Katliamcı işgal saldırısında gerçekleştirdiği katliamın da hesabı sorulacaktır. Suç ortaklarıyla birlikte, işgalci saldırganlığı ve gerçekleştirdiği katliamlardan sorumlu olan Erdoğan ve güruhu aldığı yenilgiyle kalmayacak, işgal suçu ve gerçekleştirdiği katliam suçlarının da hesabını verecektir. Her türden işgal ve katliam saldırganlığı Kürt ulusu ve halklarımız tarafından nefretle karşılanıp direnişle yanıtlanacaktır.
Ancak, halk kitlelerinin muhalefet ve mücadelesini yükseltip bu kanlı saldırganlığa dur diyerek ayağa kalkması ertelenemez bir zorunluluktur. Tek adam sultası acı ve açlığı büyütmekte, derin toplumsal açmazlar üreterek karanlık bir gelecek yaratmaktadır. Kitleler ve halklarımız bu iktidara mecbur değildir. Mücadeleyi ve direnişi yükseltmenin tam zamanıdır. Birleşik mücadele güçleriyle halklarımızın bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm mücadelesini büyüterek faşizmden beslenen burjuva sınıf iktidarlarını yıkalım.
