
80-90 milyon nüfuslu bir ülkede, 20 , 30 kişilik toplaşmaya örgüt demenin kanıksandığı algıyı değiştirmekte gecikmemeliyiz. Mevcut biçimiyle pek çok örgütün örgüt vasfı “örgüt” denen aracın tarihselliğine de yüklediği tarihsel misyona da uygun olmadığı aşikardır. Bu durum, kabul etmeyen olsa bile, ezelinler adına hareket eden ne kadarı varsa o kadar politik örgütlerin muhatap olduğu bir sorun olsa da çelişki de bu bileşenden daha azına “örgüt” diyenin devlet olduğu gerçekliğidir. Bu “ortak” ilişkinin felsefesini anlamak gerekiyor…
Kuruluşunu “öteki” üzerinde geliştirdiği ve ötekileştirdiği üzerinden “beriki’ni yanına çekerek varlığını sürdürdüğü için, üç beş kişiden oluşan birliklere “örgüt” demek devletin hoşlandığı bir oyundur. O’nun, örgüt kavramını kamuoyuna “öcü” “yıkıcı”, “bölücü” ve “ihanet odağı” olarak arz ederken güttüğü amaç, ötekine karşı “beriki”ni yedeklemektir.
Ortaya çıktığından itibaren tüm tarihi boyunca özel mülkiyetin bu örgütlü ve asalak gücü, bu sihirli strateji olmaksızın bir gün bile ayakta kalamayacağını en iyisi kendisi bildiğinden; işlediği cinayetler ve yaptığı katliamlarda dahil, bu icraatlarının “meşruluğuna” halkın önemli bir bölümünü inandırmaksızın adım dahi atması düşünülemez. “Bir bölümünü” diyoruz çünkü tüm sosyal kesimleri ikana etmeye hem sosyal yasalar izin vermez hem de yönetme stratejisi “iç düşman” üzerine kurulu olduğundan, bütün tarihsel süreçlerde hedeftekinin dili, inancı, rengi, sosyal grubu, ulusu vb., yer değiştirse de “düşman” olarak algılattığı bir tehlike durumunu sürekli canlı tutar. “Ötekinin” karşısında konumlandırmak üzere manipüle ettiği bu sosyal destek sayesindedir ki, bizde, cumhuriyet tarihi boyunca “üç kişilik örgüt” de oldu; polis operasyonlarının üzerine “başarısını” inşa ettiği, “bir kişilik örgüt” de.
Ne varki bu stratejinin gördüğü görevin sınırı burada bitmiyor. Yapılan bir taşla iki kuş vurma misalidir. Birinci taş, “öteki” üzerinden düşman varlığının sürekliliğine inandırdığı toplumsal kesimlere, devletin, onların olmazsa olmazı olduğu inancını diri tutmakken, bunun sonucunda gönderdiği ikinci taş da devrimci örgütlerin marjinalliğine yaptığı ısrarlı vurgudur.
Yapmak istediği de, genellikle “güç” görene kadar davranış göstermeyen ve ‘sınıf çıkarları’ gerçeğinden bihaber olan milyonlarca emekçinin zihninde, “bunlar bir avuç insan, ne yapabilirler ki” algısını inanca dönüştürmektir; başarısız olduğu da söylenemez. Zira, ironi olsa da devrimci örgütlerin pek çoğunun devletin halk ile devrimciler arasına çektiği bu sis perdesine gelenekçi mücadele yöntemleri ve faaliyet biçimleriyle katkı yapmadığı da söylenemez. Bilinç, devrimci mücadeleyi, ezilen ve sömürülen sınıfları tarihi rollerini oynamalarına hazırlamak değil de, “var olduğunu, bitmediğini” ispat etmeye indirgenince, düşmanına güç taşıdığını unutur.
Devrimci örgütlerin ekseriyetinin pratik yaşamında dışa vuran bu siyaset, sadece sınıf mücadelesi bilimine aykırı bir süreç olarak zarar vermiyor, daha da kötüsü, teorinin ve tarihin bu yanlış okuma biçimi, canlı gerçekliği de neredeyse bir simülasyon olarak algılamalarına neden oluyor. Bu gibi örgütlerin canlı hayatla ilişkisi ve hayat içinde kendisine anlam katacak olan kitlelerle ilişkisi de zayıflıyor. Marjinallikten kurtulmak yerine daha çok marjinalleşiyor. Kitlelerle ilişkide tutturulan stabil durum, pratiğin hep aynı sonucu verecek şekilde tekrar döngüsünde hapsolması durumu hem, sınıf düşmanlarına devrimci örgütleri pervasızca ve zalimce ezmesine ortam sağlamakta, hem de sürekli bir şekilde örneğin 5-8-10-15 milyonluk nüfusları olan sanayi kentlerinde hemen her “gösteride” aynı insanlar olan 12 -20 (yada iki yüz veya bin iki yüz kişi oluşun) kişiyle sokakta gösterdiği resim, devletin “bunlar marjinal gruplardır” retoriğine katkıya dönüşüyor. Hal böyle olunca sesini kitlelere, duyurmak isteyen devrimci örgütlerin haklı tutum ve söylemleri değil, her gün 80-90 milyona o yada bu yetkiliyle sayısız propaganda aracıyla ulaşan devletin haksız ve zihin yıkamaktan ibaret söylemleri kitlelerin düşünce dünyasında, “doğru” olarak doğrulanıyor.
“Tavır takınılsın da isterse bir kişiyle olsun; eylem olsun da ister sonu ölüm olsun” anlayışı, devrimin tarihsel bir yasası olarak kahramanlığı koşulladığı vurgusunun yanlış okunmasıdır. Devrimci mücadeleyle ilgili olup, panoramik hafıza dökümünü yapabilen her insan, çoğu devrimci grubun pratik faaliyet ve eylem çizgisinin “varlığını ispatlamak ”la sınırlı bir döngü içinde tekrarlandığını görür. Bu durum, ‘gerçekleşsin’ diye canla başla yaşamını verdiği şeyin; yani devrimin, sosyal alt-üst oluş olduğunu, kitlelerin örgütlü ayağa kalkışı olmaksızın da gerçekleşesinin imkânsız olduğu gerçeğini doğru kavramamaktan beslenir. Oysa tarihsel hafızamıza başvurduğumuzda, devrim ve önderlik ilişkisinde sonuç alan bilimsel disiplin, çoğu “örgüt” ün pratik süreciyle dile getirdiğinin aksini hatırlatır.
Emperyalizm ve Proleter Devrimler Çağın kahramanlığı nerede tanımlanmıştır
Devrimler söz konusu olduğunda “kahramanlığa” yapılan atfın neye ve kime olduğu, “Proleter Devrimler Çağı’nda çok daha net görülür. Bu, ezilenlerin yıkma ve yapmada gösterdikleri kitlesel etkinlik ve gerçekleştirdiği roldür. Devrimci ve komünist örgütlere bu kahramanlıkta düşün pay da, ezilenlerin uyandırılıp örgütlendirilmesi sürecinde açığa çıkarılan enerjilerini yönlendirirken, öncünün zamana ve ana kumandada gösterdiği yetenek ve gözü pekliktir.
Kuşku duymadan söyleriz ki, komünist ve devrimciler, davasında hesapsız, kaygısız ve tereddütsüz kimselerdir. Onlar, parti ve birey olarak yürüttüğü faaliyette ölüm de dahil her tür bedeli göze alarak çalışırken, asla intiharvari eylemi, onu her tür tehlikeye acık hale getiren sallapati örgütsel faaliyeti ve göz göre göre yıllarca hapislerde tutulmasını getirecek bir rehaveti kabul etmeyen nitelikleriyle komünist ve devrimcidirler.
Devrimciler, inancının (ideoloji) siyasetinin, örgütsel hukukunun zemininde gösterdiği her tür faaliyetin bir yerinde, ister gerçekleştireceği pratiğin taşıdığı doğal bir ihtimal olsun, isterse de sınıf düşmanıyla yaka yakaya geldiği tutsaklık koşullarında birebir bir irade savaşında olsun, kaçınamayacağı bir son olarak ölümle yüz yüze geldiğinde, duyacağı insani bir “korku” olsa bile yaşam-ölüm tercihine girenlerden olmazlar. Çünkü yaşam için mücadele ederken karşısında dikildiği şey, tüm yaşama ölüm getiren kapitalist sistemin ölümden başka verebilecek bir şeyin olmadığını bilir. Fiziksel yaşamda kalmanın karşılığında kabul edeceği şey sınıf düşmanına teslim olmaksa, bu, en gerçek ölümdür zaten.
Dolayısıyla komünist ve devrimciler ölüme, hapishaneye koşmak için mücadele etmez ve mücadele sürecinde kaçınamayacağı ölüm ve tutsaklığı da “bireysel kahramanlığa” dönüştürmezler. Ama aynı şekilde devrimci mücadele özü itibariyle öylesine yaşama kitlenmiş bir mücadeledir ki örneğin, kapitalizme karşı savaşta en iyi komutanlık kriteri ve amaca en uygun düşen cephe zaferi, karşı tarafa fazla ölüm yaşatmadan ve fazla kan dökmeden elde edilmiş zafer olarak görülür. Çünkü savaş, sınıf şiddeti, ölüm ve tutsaklık, devrimcilerin icat etiği ve gönüllüsü oldukları durumlar değil, bunların tümünü kurumsallaştıran özel mülkiyet sistemine karşı mücadelede ezilen ve sömürülenlerin azmini ve iradesini kırmak üzere dayattığı ve tümünde korku üretme amacı güdülen durumlar ve kurumlardır.
Öyleyse, tanımı ve tarihsel işlevine dair sayısız analizler olsa da örgüt-önderlik gerçekliğiyle sınıf ve ezilen kitleler ilişkisi başka türlü bir tanımla açıklanabilir mi? Evet basitçe yapılabilir. Tarih boyunca iktidar hedefli her tür politik örgütün temel işlevi bir bedendeki başın işleyişiyle çalışmak olmuştur. Bilinen bir şeydir; Marks, komünist manifestonun çıkışına kadar işçi sınıfının kendiliğinden bir sınıf olduğunu söylüyordu. Ne zamanki komünist manifesto kâğıt sayfaları üzerinde nesnelleşmiş bir düşünce olarak elle tutulur hale geldi, ancak o zaman, işçi sınıfı kendisi için bir sınıf oldu, ve peşi sıra kurulan komünist örgütler ve partiler de işçi sınıfının “başı” olarak sınıfın tüm bedenine sirayet etmek hedefiyle davranmaya başladı. Bu durumu bir de bir insan bedenine indirgersek örnekleme şudur: Komünist manifestoya kadar işçi sınıfı vardı ama kendini hisseden bir varlık değil, kapitalizme artı-değer kazandıran milyonlarca makine dişi gibi hissizdi; komadaydı.
Manifesto onun bu haline “uyandırmak” yoluyla son verdiğinde kendisi baş, beden sınıftı. Yani bedenin uyanışı beyindeki uyanışla başladı. Ayağa kalkan “bedeni” hedefine yönlendirirken de onun tüm fonksiyonlarını bu hedefe varacak şekilde biçimlendirip koordine eden de aynı “beyin” oldu… Politik örgütün devrim ve onu kotaracak olan ezilen sınıf ve tabakalarla ilişki diyalektiği böyle işler.









