
Yazar/Düzgün Kobani
Eleştiri, bir devrimcinin bulunduğu ortamda, kendi mecrasında kullanabileceği en temel silahıdır. Ancak bu silah, sınıfsal aidiyetle, ideolojik netlikle ve ahlaki sorumlulukla birlikte kuşanıldığında anlamlıdır. Aksi takdirde, eleştiri adı altında yürütülen pratik, devrimci hareketin haklarını hiçe sayan bir teşhircilik biçimine evrilir. Dahil olduğu kolektifi, geçmişten gelen bazı deneyimlerine dayanarak eleştirmek bir haktır; fakat bu hakkın sınırlarını, kolektifin telifini ihlal etmeden belirlemek gerekir.
Kolektifin hafızasını yağmalayarak, iç meseleleri anonimleştirerek kamuya taşımak, özgür eleştiri değil; sorumsuz bir burjuva bireyciliğidir. Kendini “dokunulmaz” ve “bakir” bir özne olarak konumlandıran bu yaklaşım, kolektif mücadeleyi değil, bireysel öfkenin tatminini amaçlar. Bu ise eleştiriden öte, eleştiriyi – ezilenlerin mülkiyet sisteminin düşünce ve alışkanlıklarından arınmasında bir silah haline dönüştüren komünizmin önderlerine ve davasına ihanetin adıdır.
Kişi ya da kişiler, kolektif bir yapı içerisinde bulundukları süreçlerde belirli hak ve sorumluluklara sahip oldukları gibi, kolektifin dışına çıktıklarında da içinde yer aldıkları zemin bağlamında benzer bir hak ve sorumluluk ilişkisi içinde kalırlar. Bu çerçevede, birey kendi hak iddialarını sürdürüyorsa, bu haklar doğrudan ilgili olduğu sorumluluklarla birlikte değerlendirilmelidir. Zira yalnızca hak temelli ve faydacı bir bilinçle hareket edildiğinde, bu yaklaşım kaçınılmaz olarak başkalarının haklarını ihlal etme riskini doğurur. Özellikle kolektif yapı içinde edinilen bilgilerin dışa aktarımında gerekli özen gösterilmediğinde, bu durum etik dışı bir biçimde bilginin araçsallaştırılmasına ve sorumluluktan kaçışa neden olabilir.
Önceki yazılarımda da vurguladığım gibi, bu meselede özel mülk anlayışını zihninin en ücra köşelerinde taşıyan bireyler; dün içinde bulundukları hareketi yalnızca dahil oldukları kadar bildikleri hâlde, kulaktan dolma bilgilerle bu bilgileri şişirerek, kolaylıkla birilerini ya da bir hareketi yerme hovardalığına düşebilmektedirler. Üstelik bunu kendilerinde bir hak olarak görebilmektedirler.
Ancak gözden kaçırdıkları önemli bir gerçek vardır: Başkalarının da hakları vardır. Ve bu hakları çiğnediklerinde, henüz bastıramadıkları duygularının içinde bunu fark edemeyecek kadar öfkeye teslim olmuşlardır. Oysa bu tür davranışlara sapmanın yalnızca iki açıklaması olabilir: Ya kişi gerçekten bir ego manyağıdır ya da karşı devrimle açık ya da örtük biçimde iş tutmaktadır: Üçüncü bir ihtimal yoktur.
Kendi özgürlüğünü, başkalarının kolektif haklarını yok sayarak kuran her birey, burjuva hukukunun bataklığına saplanmıştır. Çünkü burjuva hukukunun temel mantığı bireyin “dokunulmazlığına” dayanır. Oysa devrimcilik, bireyin değil kolektifin dokunulmazlığını esas alır. Sosyal medya üzerinden yürütülen “eleştiri” görünümlü linç kampanyaları, sadece bireylerin değil, tüm örgütsel mekanizmaların güvenliğini zedeler. Bu tür pratiklerin karşısında susmak, tarafsız kalmak ya da “ilişkisel bağlar” üzerinden tavır almamak, en hafif ifadeyle sorumsuzluktur. Burada mesele bir kişinin ruh hâli değil; devrimci hareketin kolektif sağlığıdır.
Devrimci kamuoyu ne yapmalı?
İşte tam bu noktada devrimci kamuoyuna büyük bir sorumluluk düşmektedir. Bugüne dek yaşanan en temel sorunlardan biri, bu tür kişilere karşı gereken mesafenin konulmamasıdır. Çoğu zaman “grup kaygısı”, “geçmiş ilişki” ya da “kırmama” refleksiyle hareket eden kimi yapılar veya bireyler bu kişilere karşı net bir duruş alamamakta, hatta zaman zaman doğrudan ya da dolaylı olarak meşruiyet üretmektedir. Bu da kolektifin kendisini savunmasız bırakmaktadır.
Bir diğer sorun ise, bu durumların “münferit” bir çatışma ya da “kişisel mesele” gibi algılanmasıdır. Oysa bu, yapısal bir meseledir. Ortada ideolojik bir sapma, politik bir sabotaj ve örgütsel güvenliği tehdit eden sistemli bir karşı-devrimci yönelim vardır. Buna “kişisel mesele” demek, en başta devrimci sorumluluktan kaçmaktır.
Bu tür bireyleri durdurmanın yolu, yalnızca eleştirmek değil, tecrit etmektir. Tecrit, devrimci harekette bir cezalandırma biçimi değil, bir öz savunma mekanizmasıdır. Bu bireyler ne devrimci basında ne sosyalist platformlarda ne de kamuoyunun ideolojik alanlarında nefes alabilecekleri bir zemin bulmamalıdır. Tecridin amacı, bu kişilerin kişisel hayatlarına saldırı değil; kolektif mücadelenin sağlığını korumaktır. Çünkü bu kişiler, devrimci alanı bir ifade hakkı değil, bir yıkım zemini olarak kullanmaktadır. Bu nedenle susturulmaları değil, söylediklerinden çok, söyleyiş biçimleri ve hangi sınıfsal zemine yaslandıkları teşhir edilmelidir.
Kolektifin rolü üzerine;
Kolektifin iç dinamikleri yalnızca geçici bir örgütlenme biçimi değil, bireyde kalıcı bir kültürel ve etik formasyon yaratmalıdır. Hareket ve onun kadroları, öyle bir kültürel zeminde inşa edilmelidir ki, birey kolektifin dışına çıksa dahi bu içselleştirilmiş kültürel şekillenişi sürdürebilsin; kolektifin haklarını tanıyarak onlara saygı gösterebilsin ve koruma sorumluluğunu içsel bir etikle devam ettirebilsin. Bu tür bir kültürel süreklilik sağlandığında, yukarıda değinildiği gibi, kolektif dışına çıkan bireyin “ego kurbanı”na dönüşmesi ihtimali ortadan kalkar ve bu durum, safların daha net bir şekilde ayrışmasını mümkün kılar.
Güncel deneyimler, kolektif yapı içerisinde ciddi yapısal yetersizliklerin ve kırılganlıkların bulunduğunu açık biçimde ortaya koymaktadır. Özellikle popülist yaklaşımlar, kitlelerin derinlikli sorunlarının önüne geçirilmiş; hareketin kadroları ile topluluklar arasındaki ilişki, yalnızca popülizm aracılığıyla kurulan yüzeysel temaslara indirgenmiştir. Bu durum, hem sorunların köklü biçimde ele alınmasını engellemekte hem de kolektifin asli rolünü görünmez kılmaktadır. Sonuç olarak, tartışmalar bireye ve bireyin rolüne odaklanmakta; kolektifin bütünleyici ve dönüştürücü işlevi adeta yok sayılmaktadır.
Bu nedenle, kolektif yeniden düşünülmeli, hak ve sorumluluk ilişkisi, kültürel derinlik ve etik süreklilik temelinde yeniden inşa edilmelidir. Aksi takdirde, popülizmin gölgesinde kalan her hareket, zamanla kendi toplumsal gücünü ve dönüşüm kapasitesini yitirmeye mahkûmdur.
Sonuç: Birey mi, kolektif mi?
Sonuçta mesele şudur: Devrimcilik bir statü değil, bir karakter dönüşümüdür. Bu dönüşüm, yalnızca ideolojik düzeyde değil, ahlaki ve psikolojik düzeyde de gerçekleşmelidir. Karakter dönüşümünü başaramayan bireyler, ne kadar doğru bir ideolojiye yaslansalar da sonunda o ideolojiyi kendi elleriyle çürütürler. Gerçek devrimcilik, bireyin kendisini kolektife katmasıdır; kolektifi kendine benzetmesi değil. Çünkü kolektifi bir mülk gibi gören her birey, onu tahrip etmeye de meyillidir. Bu nedenle en temel soru şudur:
Birey mi, kolektif mi?
Devrimciliğin yanıtı açıktır: Kolektif. Daima kolektif!








