
Bir bilim bloğu olan Evrim Ağacı’nda, “Nedensellik Göreli mi?” sorusu sorulduktan sonra şöyle devam diyor:
Bu olayın, zaman algımızı yerle bir eden en çılgın sonucu şudur: Biz, her şeyi birbirinin peşi sıra gelen nedensellikler silsilesi olarak deneyimliyoruz; ancak bu, sadece ve sadece bizim perspektifimizden geçerlidir. Diyelim ki iki olay arasında nedensellik ilişkisi olduğunu düşünüyoruz. Mesela Dünya’dan yola çıkan bir roket, 3 gün sonra Ay’a ulaşıyor olsun. Bunlar arasında bir nedensellik vardır, çünkü roket yola çıkmadan Ay’a ulaşamazdı, değil mi?
Şimdi bir de bunlarla tamamen alakasız, üçüncü bir olay olsun, mesela roketimiz Ay’a doğru giderken, Plüton’un yüzeyine yumruk büyüklüğünde bir göktaşı düşsün. Bu göktaşının ne Dünya’dan kalkan roketle ne de Ay’a ulaşan roketle hiçbir alakası yoktur, öyle değil mi? Ama az önce yaptığımız gibi öyle iki gözlemci var olabilir ki, biri bir yönde gittiği için roketin Dünya’dan kalkışıyla Plüton’a göktaşı düşmesinin aynı anda yaşandığını gözler; diğeri öteki yönde gittiği için roketin Ay’a inişiyle Plüton’a göktaşı düşmesinin aynı anda yaşandığını gözler.
Bunlar sonradan buluşup bir araya gelirlerse, birbirlerini hangi olayların aynı anda yaşandığına ikna edemezlerdi: İkisi zıt şeyler söylerdi- ve her ikisi de haklı olurdu, çünkü eşzamanlılık konusunda mutlak bir gerçek yoktur. Her ikisinin gözlemi de tamamen aynı derecede geçerlidir (işte “eşzamanlılığın göreliliği” buradan gelmektedir).
Peki, roketin kalkması ve Ay’a inmesi, bizim perspektifimizden bakıldığında bu sırada gerçekleşmektedir. Halbuki öyle bir gözlemci var ki, bizimle aynı olayları kendi perspektifinden gözlediğinde, roketin Ay’a önce inip, sonra Dünya’dan kalktığını görebilir.
Yani akıl almaz ama; bizim “şimdi” olarak deneyimlediğiniz şey, bir başkasının “geçmiş”i veya bir başkasının “geleceği” olabilir deniyor.
Tabii ki lokal olarak baktığımızda bu etkiler o kadar küçük ki, göz ardı edebiliyoruz. Çünkü lokal olarak birçok cisim ışık hızında veya ona yakın hızlarda hareket etmiyor, dolayısıyla bu tür absürt etkileri hiç deneyimlemiyoruz. Ama eğer ki uzayda birbirimize göre çok daha yüksek hızlarda ve farklı yönlerde hareket ediyor olsaydık, eş zamanlılık konusunda birbirimizi ikna etmemiz neredeyse imkânsız olurdu! Daha bitmedi: Siz evinizin içinde her hareket ettiğinizde, lokal olarak neredeyse hiçbir şey değişmez; ama zaman koninizin en uçlarında yer alan gözlenebilir evreninizin sınırları, milyarlarca kilometre yer değiştirir. Tıpkı bir lazeri yüzlerce metre uzağa tuttuğumuzda, elimizin 1 milimetrecik bir hareketiyle bile lazerin ucunun onlarca metre yer değiştirmesi gibi…
Herkes, her yönde, rastgele hızlarda hareket ettiği için, her gözlemcinin geçmiş, şimdi ve gelecek algısı tamamen farklı olacaktır. Bunlar, sadece ve sadece gözlemcinin kendisi için anlamlı olan şeylerdir. Evren genelinde, mutlak bir geçmiş, şimdi ve gelecek yoktur deniyor.
İşte bu da çok ilginç bir olasılığı doğurmaktadır: Eğer geçmiş, şimdi ve geleceğin hepsi aynı türden şeylerse ve bunlar arasındaki fark sadece bir yanılsamadan ibaretse; yani biz sadece entropiyle birlikte aktığını sandığımız “zaman içinde” bunları deneyimleyip, geride bıraktıklarımız olguları “geçmiş”, yeni gelen olguları “gelecek” olarak tarif ediyorsak, o zaman Evren’deki bütün zaman da bir blok halinde, halihazırda var ve belli olmalıdır deniyor.
İşte Einstein’ın ortaya koyduğu Evren, tam da bu türden, “blok” bir evrendir. O blok içinde geçmiş, şimdi ve gelecek olarak algılanan her şey zaten bellidir deniyor. Bunu, bir yerde bütün zamanın bir plak üzerine kaydedilmesi gibi düşünebilirsiniz. Plağı oynatmasanız da bütün bilgiler o plakta mevcuttur; ama doğru şekilde oynattığınızda, yani kendinizi zamanın akışı olarak algıladığınız entropi değişimine serbest bıraktığınızda, plağın şu anda okunan kısmının ilerisinde kalanlar “gelecek”, gerisinde kalanlar “geçmiş” olarak algılanmaktadır deniyor. Böylece “Blok Evren” adı verilen bu olgu, gözlemci için plağı okuyan iğnenin olduğu noktada, algısal olarak “presentizm”, yani “şimdicilik” olarak deneyimlenmekte olduğu iddia ediliyor.
Anlayacağınız, “Görelilik Evren algımızı kökünden değiştirdi.” derken, abartılı bir şey söylenmemektedir; gerçekten Evren’in ne olduğuna yönelik düşüncelerimiz baştan yaratılmıştır. Bu yeni zaman algısı tipine, “Zamanın B Teorisi” adı verilmektedir. Bu teori altında, birbirine çok benzer olan “sonsuzculuk” (yani “eternalizm”) ve “dört boyutçuluk” gibi 1-2 varyant bulunmaktadır. Ama özünde bunların hepsi, zamanın bir illüzyon olduğunu, geçmiş, şimdi ve geleceğin aynı şeyler olduğunu söylemektedir.
Zamanın A Teorisi ise, genel olarak “geçmiş”, “şimdi” ve “gelecek” kavramlarının birbirinden farklı şeyler olduğunu söylemektedir: Ama bazı varyantlarda sadece şimdinin gerçek olduğu ileri sürülmektedir, bazılarında geçmiş ve şimdinin gerçek olduğu ileri sürülmektedir. Yani bu görüşe göre, blok bir evren olsa bile, sadece geçmiş ve şimdi gerçek, gelecek gerçek değildir. Şimdi aktıkça, blok da zaman içinde büyümektedir.
Evrimağacı’nın özetle söyledikleri bunlar…
Kant’ın Pratik Aklın Eleştirisi adlı çalışmasında kullandığı apriori, yani, deneyimden önce gelen, verili olan, önsel ve aposteriori, yani, deneyimden sonra gelen kavramları vardır. Kant, bu kavramları zamanın akışını öznenin konumundan hareketle tanımlamakta kullanmaktadır. Kant, bu kavramlardan hareketle öznenin ahlaki varoluşunun onun kendi maksimlerinden, yani, ahlaki ilkelerinden hareketle mümkün olup olmadığını sorgulamakta ve böylelikle dünyada ‘’en yüksek iyi’’ olarak tanımladığı bir gelecek durumuna ulaşılıp ulaşılamayacağı üzerine metafizik bir çalışma yapmaktadır. Kant’ a göre ‘’en yüksek iyi’’ olarak adlandırdığı bir varoluşa ancak tanrı inancı ile ulaşılabilir ve bu ‘’en yüksek iyi’’ durumu ise bu dünyada asla gerçekleşmez. Çünkü, kişinin kendi maksimleri nesnel bir yasaya karşılık gelmez, oysa, bütün nesnel gerçeklik nesnel yasaların insan iradesinden bağımsız işleyişi ile şekillenmektedir.
Apriori bilgi, Kant tarafından kanıtlanmayı gerektirmeyen, durumlar için kullanmıştır. Örneğin, ‘’bütün babalar erkektir’’ gibi. Fakat, apriori bilgi kavramını ben Kant’tan farklı olarak, kişinin elektriksel alanının kendi kütlesinden farklı olarak başka bir yerde olmasından kaynaklanan ve kişinin içgüdülerini ve gayri iradi davranışlarını belirleyen durum anlamında kullanıyorum. Başka bir söylemle içgüdüleri ve sezgileri de farklı elektriksel alanların birbiriyle gayrı iradi etkileşiminden kaynaklanan bir tür enformasyon ve bilgi formu olarak değerlendiriyorum. Bu, aynı zamanda kişinin yaderklik, yani, kendisine yabancı olan erklik durumunun da nedenidir. Fakat, Kant, yaderklik kavramını kişinin kendi dışında, kendi iradesinden bağımsız olan erk anlamında kullanmaktadır. Yaderklik kavramına, ben de Kant’ın yüklediği anlamı yüklüyorum. Fakat, bu durumun nedeninin, Kant’tan farklı olarak, kişinin elektriksel alanının kendi kütlesinden başka bir yerde, başka insanların bedeninde olmasından kaynaklandığını söylüyorum.
Kant şöyle der: “Öyle davran ki, davranışların genel kural haline gelsin.’’ Fakat, bu idealist bir istemdir. Nesnel gerçeklik, nesnel yasaların insan iradesinden bağımsız işleyişi ile şekillendiğine göre kişinin maksimlerinin bu nesnel gerçeklik üzerinde nasıl bir etkisi olabilir? Bu söylem, şöyle ifade edilseydi gerçekçi bir yaklaşıma karşılık gelebilirdi. “Öyle davran ki senin davranışın nesnel gerçeklik üzerinde bir etki yaratabilsin.’’ Yine de Kant’ın söylemi, örneğin komünist toplumun ikinci aşamasında her türlü devlet erkinin ortadan kalktığı koşullarda, bireylerin kolektif kültürü içselleştirecekleri bir tarihsel süreç için düşünüldüğünde anlamlı olsa da böyle bir tarihsel süreçte, bireylerin davranış kültürünün bir dizi kültür devrimiyle birlikte, üretici güçlerdeki muazzam gelişmenin ‘’herkese ihtiyacı kadar’’ şiarına olanak tanıdığı koşullarda, insan davranışlarını biçimlendiren üretim ilişkilerinin ekonomi politiğinin bütün zorunluluklarının ortadan kaldırıldığı koşullarda olanaklı hale gelecektir. Komünist toplumun ikinci aşamasında, herhangi bir devlet erkinin olmadığı koşullarda, kolektif üretim ilişkilerinin ilkeleri de toplumsal bir alışkanlık ve genel kültür haline geleceği için Kant’ta olduğu gibi kişinin öznel maksiminin, yani etik ilkesinin değil ama bir dizi toplumsal devrim aracılığıyla genelleşmiş bir davranış biçiminin genel kural haline gelmesi mümkün olacaktır. Ama bu, Kant’ın idealist istemiyle değil bir dizi toplumsal devrimin bir sonucu olarak gerçekleşir. Sınıflı toplumun üretim ilişkilerinde ise insan davranışları tamamen ekonomi politiğin zorunlulukları tarafından belirlendiği için herhangi bir öznel maksimin, bir davranış biçiminin genel kural haline gelebilmesi, toplumun anarşik doğası nedeniyle mümkün değildir.
Kant, “bilgi deneyimden doğar, fakat deneyimden kaynaklanmaz.’’ derken haklıdır. Çünkü, blok evren teorisinin de gösterdiği gibi zamanın göreliliği, deneyimden önce gelen apriori bir bilgi formunun da mümkün olabileceğini ifade eder. Fakat, apriori bilgi, henüz bilince çıkarılmamış olan ve zamanın göreli akışı içinde öznenin davranışlarını biçimlendiren içgüdüsel ya da işlenmemiş bilgidir. Blok evren teorisi yukarıda ifade edildiği biçimiyle noksandır. Çünkü, bu teoride zamanın mekanla ilişkisi diyalektik değil mekanik bir biçimde kurulmuştur. Marks’ın da ifade ettiği gibi insan doğa ile madde alışverişinde, aynı zamanda doğayı içselleştirir ve insan uzuvları doğanın bir uzantısı haline gelir. Böylelikle, insan bedeni ile doğa arasında kendiliğinden bir elektirifikasyon gerçekleşir. Bu, demektir ki insan, doğadaki konumlanışında, yalnızca, mekanik olarak işgal ettiği alanda değil, içselleştirdiği doğa aracılığıyla, doğanın herhangi bir yerinde başka bir konumu da işgal eder. Bu, aynı zamanda şu anlama gelir: Yalnız zaman değil mekân da görelidir. Eğer, zamanla mekân arasındaki ilişkinin diyalektiği böyle kurulmazsa görelilik yasası ile birlikte blok evren teorisinin kavranışı da diyalektik değil mekanik olacaktır.
Fakat, normal insanal algı ne zamanın ne de mekânın göreliliğini algılayamaz. Bunun için beş duyu organının olanakları yetersiz kalır. Âmâ bu demek değildir ki zaman ve mekânın göreliliği insan tarafından hiçbir şekilde algılanamaz. Örneğin, sancı, mekânın göreliliğinin ve insan bedeninde başka bir fiziksel mekânın işgalinin kanıtından başka bir şey değildir. Sancı, insan bedenin biyolojik doğasındaki herhangi bir sorun nedeniyle oluşabilir. Bu, sancının biyolojik nedenidir. Âmâ bu biyolojik neden sancının tek nedeni değildir. Sancı, aynı zamanda mekânın göreliliğinden kaynaklanan ve insan biyolojisinde herhangi bir soruna neden olan beş duyu organının olanaklarının ötesinde özel bir algıdır. Sancı, biyolojik dengede herhangi bir bozukluktan kaynaklansa da bu bozukluğun kendisi, aynı zamanda, tam da insan bedeninin başka bir mekanla işgal edilmiş olmasının, yani, mekanlar arasındaki göreliliğin elektrifikasyonunda bir bozukluğun göstergesidir. Burada, sancının asıl nedeninin insan biyolojik dengesinde bir bozukluktan mı yoksa, farklı mekanlar arasındaki elektrifikasyondaki bir bozukluktan mı kaynaklandığı sorusunun yanıtı, yumurta mı tavuktan çıktı, tavuk mu yumurtadan çıktı sorusunda olduğu gibi bir totolojiden başka bir şey olamaz. Burada, biyolojik neden ve mekânsal elektrifikasyon birbirinin hem nedeni hem de sonucudurlar.
İbnü’l Arabi’ye mal edilen Vahdet-i Vücut felsefesinde insanın doğaya içkinliği gibi doğanın da insana içkinliği konusu üzerinde durulmuşsa da kendi zamanının olanakları içinde bu felsefe hiçbir zaman bilimsel olarak temellendirilememiştir. Hallacı Mansur ve Şeyh Bedrettin’de, İbnü’l Arabi’deki formundan farklı olan Vahdet-i Vücut felsefesi, her ne kadar bilimsel olarak temellendirilmeye muhtaçsa da halkın binlerce yıllık pratik deneyimlerinin bir sentezi olarak dikkate alınmaya değerdir. Kaldı ki Vahdet-i Vücut felsefesinin halk dilindeki ifadesi türkülere de yansımış ve ozanların ağzından ‘’Kirpiklerin oktur yar yar / kaşın yay gibi / gözlerin aklımı yar yar etti zay gibi’’ örneğinde olduğu gibi insan bedeninin silah, ya da üretim araçlarıyla ilişkilendirildiği söylemler yaratmıştır. Bu, ilk bakışta garip görünse de bugünkü bilimin olanaklarıyla değerlendirildiğinde oldukça anlaşılır bir olgudur. Gerek görelilik ve blok evren teorileri ve gerekse Marksizm tarafından tahlil edilmiş olan ekonomi politik, insanın üretim faaliyetinin tarihselliği içinde doğada ve kendi özünde var olan potansiyelleri yeniden biçimlendirmekten başka bir şey yapmadığını ortaya koyar. Marks’ın da ifade ettiği gibi insan, üretim faaliyeti içinde doğa ile madde alışverişinde doğaya yeni bir şey katamaz; ancak doğada olanın biçimini değiştirebilir. Dolayısıyla, insanın tüm zamanlara ait üretim faaliyeti ile yapabileceği şey kendisinde ve doğada zaten mevcut olan potansiyellere yeni biçimler vermekten başka bir şey değildir. Bu, aynı zamanda şu anlama gelir ki insanın kendisinde ve doğada zaten mevcut olan potansiyellerden daha ileri bir teknoloji mümkün değildir. Fakat, biz halen bütün bilimsel keşiflere rağmen insanın kendi özündeki potansiyellerin bilincine tam olarak sahip olmadığı bir çağda yaşıyoruz.
Doğanın bir diyalektiği olduğunu söylemek aynı zamanda doğada olup biten her şeyin akılcı bir biçimde kavranabileceğini söylemektir. Âmâ bu doğa ve insanlık tarihinin akılcı bir biçimde kavranışı onun yasalarının keşfine ve bilince çıkarılmasına bağlıdır. Henüz, keşfedilmemiş olan her doğa yasası, tıpkı içgüdülerde ifadesini bulan apriori bilgi gibi gayri iradi bir biçimde etkinlik gösterir. Bu, doğada başı boş hareket eden elektrik yükünün dinamolar aracılığıyla gemlenmesi gibidir. Bunun için apriori bilgi doğanın kendiliğinden hareketi gibi gayri iradidir. O ya içgüdüler gibi doğanın insanda bir yansıması ya da nesnel gerçekliğin hiçbir tahlile bağlı olmayan yalın algısıdır. Aposteriori bilgi ise deneyimden ortaya çıkmış olanın nedenlerinin açığa çıkarılmasında olduğu gibi doğal ya da toplumsal yasaların bilgisine dayandırıldığı için bilince çıkarılmış iradi bir bilgidir. Başka bir söylemle apriori bilgi doğanın insan iradesinden bağımsız olarak işleyen kendi diyalektiği iken aposteriori bilgi doğa yasalarının keşfiyle bilince çıkarılmış olan bilgidir. İnsan, doğa ile arasındaki madde alışverişinde doğayı içselleştirdiğine göre, onun içgüdüleri doğanın diyalektiğinin insan bedeninde yansımasından başka bir şey değildir ve dolayısıyla apriori bilgiye içgüdüsel bilgi de denilebilir. Apriori bilgi, insanın doğa ile ilişkisine ilişkin ilk bilgi formudur ve eğer bu bilgi formu olmasaydı insanın doğadaki varlığı da mümkün olmazdı. Apriori bilgi ile insan ancak doğayı taklit edebilir ama onu değiştiremez. İnsanın doğayı değiştirebilmesi için kendi deneyimlerinden sentezlediği aposteriori bilgiye ihtiyaç vardır.
Bu söylediklerimizi şöyle örneklemek mümkündür. Örneğin, bilgisayar henüz keşfedilmeden önce insanla insan ve insanla doğa arasındaki ilişkide bilgisayar gerek potansiyel ve gerekse işlevsel olarak soyut bir formda da olsa zaten potansiyel olarak mevcuttu. Bilimsel teknolojik gelişme bilgisayarı bugün somut bir nesne haline getirmekten başka bir şey yapmadı. Yukarıda örneklediğimiz halk türküsüne tekrar dönecek olursak, okun ve yayın bir silah olarak keşfedilmesinden önce, insanın kirpiğinde ve kaşında potansiyel olarak mevcut olması ve cinselliğin kendisinin bir silah olması gibi, bilimsel keşifler insanın ve doğanın kendisindeki potansiyellerin nesneler biçiminde somutlanmasından, yani, doğada zaten mevcut olan potansiyellerin doğa yasalarının bilgisi sayesinde nesneler biçiminde somutlanmasından başka bir şey değildir.
Blok evren teorisinin bir noksanı da zamanın ve dolayısıyla tarihin göreli akışını insan iradesinden tamamen bağımsız bir kaderciliğe indirgemesidir. Zamanın bir illüzyon olduğunu, geçmiş, şimdiki zaman ve geleceğin bir ve aynı şey olduğunu iddia eden zamanın-B teorisi, insanın şimdiki zamana ilişkin iradi etkinliğini hiçleştirmekte ve dolayısıyla her şeyin otomatik bir biçimde önceden belirlendiği bir tür yeni kadercilik anlayışı yaratmaktadır. Oysa, tarihsel yürüyüşte geleceği biçimlendiren insanın şimdiki zaman içindeki etkinliği ve bu etkinliğin sonuçlarıdır. Başka bir söylemle gelecek, şimdiki zaman içinde inşa edilir. Fakat, zamanın göreliliği, mekanın göreliliğini de koşullayarak öyle bir diyalektik ilişki içinde gerçekleşmektedir ki bu, Z harfinin üst yatay çizgisi ile alt yatay çizgisini bir eğikle kesen çizginin, geçmişle gelecek arasındaki ilişkiyi, şimdiki zamana ilişkin etkinliğe bağlı olarak birbirinin anti tezi haline getirmesi gibidir. Bu demektir ki zamanın mekanla görelilik ilişkisi içindeki akışı, şimdiki zamana ilişkin etkinlikle koşullanmış bir biçimde, geçmişle gelecek arasındaki göreli ilişkiyi, neden-sonuç ilişkisinin yer değiştirdiği bir yadsımaya dönüştürür. Şimdiki zaman, geçmiş zamanın bir yadsınmasıdır ve gelecekte şimdiki zamanın bir yadsınmasıdır. Ancak, zamanın mekanla görelilik ilişkisi içindeki bu akışı, her üç zaman formunun birbirini yadsımasının nicel mi yoksa nitel mi olacağını, genel olarak doğa tarihi olarak değil ama insanlık tarihi olarak ele alırsak, üretim ve mülkiyet ilişkilerindeki değişim belirler. Çünkü, doğa tarihinden farklı olarak insanlık tarihi olarak tarih sınıf savaşımları tarihidir.
Ayrıca, gözlemcinin öznel algısındaki göreliliğin zamanın ve mekanın göreliliğinden kaynaklanması, şimdiki zaman ile gelecek zaman arasındaki çelişkinin çözümünün ancak göreli algının gerçekleştiği mekanda olabileceğini, yani, şimdiki zamanla gelecek zaman arasındaki çelişkinin nedeninin değilse bile sonucunun ve nesnesinin algının gerçekleştiği mekanda olduğu gerçeğini yadsıyamaz. Kaldı ki şimdiki zamanla gelecek zaman arasındaki çelişkiyi ortadan kaldırabilmek için insanın ışık hızının karesi gibi bir hızla hareket edebilmesi gerekir ki böyle bir şey fiziken mümkün değildir. Buna bir örnek vermek gerekirse, üzerinize bir tabanca çevrilmişken, “keşke şimdi burada olmasaydım” diyebilirsiniz ama böyle bir öznel istem sizin o anda orada olduğunuz gerçeğini nasıl değiştirmiyorsa, zamanın ve mekanın göreliliği, özne için, ne olayın gerçekleştiği mekanı ve ne de olayın kendisini yadsıma olanağı yaratmaz. Böyle bir olanak ancak özel bir durumda, öznenin ışık hızının karesine eşit bir hızla, her türlü zaman ve mekan sınırlılığından bağımsız olarak hareket edebildiği koşulda gerçekleşebilir ki fiziken böyle bir şey mümkün değildir.
Dolayısıyla, zamanın ve mekanın göreliliği pratik yaşamda, sıradan insanların yaşamı için tamamen önemsiz bir sorundur. Ama bu sorun, yine de tamamen teorik bir sorun da değildir. Bu sorun, doğa ve toplum tarihi için ontolojik bir sorun olup, yine doğa ve toplum tarihi tarafından çözülebilir. İnsan, fizik yasalarını aşamaz ama onları amacına uygun olarak kullanabilir. Bu teorik sorunun pratiği ilgilendiren yönü, şimdiki zamanın akışı içinde gelecek zamanın inşasının nasıl mümkün olabileceğiyle ilişkilidir ki sınıf mücadeleleri tarihi için bu, şimdiki zamanın karşıtının, yani, anti-tezinin geleceğe taşınmasından başka bir şey ifade etmez ve bu sınıf mücadelesinin seyri içinde kendiliğinden gerçekleşir. Gelecek zamanın, şimdiki zamanın anti tezi olması ki bu, tamamen zamanla mekan arasındaki görelilik ilişkisinin bir yasası olup, örneğin, sınıf mücadelesinde devrimci sınıfın her yenilgisi , bir anti tez olarak geleceğin zaferlerini yaratmaya adaydır. Bu, doğada, her elektrik akımının, her rüzgarın karşıtına dönüşmesi gibi tamamen nesnel bir yasadır. Fakat, tarihin, şimdiki zamanın bir anti tezi olarak geleceğe taşınması politik özne öncülüğünde kararlı ve tutarlı bir mücadele gerektirir. İnançlarımızı bilimsel temellere dayandırmalıyız. Görelilik yasası bize bu imkanı veriyor. Çünkü, görelilik yasası, hareketin geçmişten geleceğe bir görelilik ilişkisi içinde taşındığını, bir kez başlatılmış bir hareketin durdurulamayacağını, ancak, yönünün ve biçiminin değiştirilebileceğini ifade ediyor.
Fakat, nasıl ki ışık hızının karesinden daha düşük hızlarda şimdiki zamanın geleceğe ya da geçmişe doğru yadsınması mümkün değilse, doğa tarihinin bu zorunlu yasası, toplum biçimlerinin hareket yasalarının da görelilik yasasının teorik formunundan bağımsız olarak, yani, öznenin pratikte şimdiki zamanın zorunluluklarını aşamadığı nesnel koşullarda işlev gördüğü gerçeğini ortaya koyar. Fakat, bu, görelilik yasasının özne tarafından pratikte hiç bir işleve sahip olmadığı anlamına da gelmez. Bir sonraki bölümde, görelilik yasasının toplumsal pratikte özne tarafından nasıl kullanılabileceği sorunsalı üzerinde duracağız.









