Connect with us

Makale

Korku ve Şiddet Sarmalında İnsan

Doğadan, ölümden, mitolojik dinsel tasarımlarından, kendine benzemeyenden, devletten, otoritenin envai çeşidinden duyulan korkudan; erkeğin kadına, kadın ve erkeğin çocuğa, kadın-erkek çoluk-çocuk elbirliğiyle hayvanlara, “medenilerin” “ilkel” ve “az gelişmiş”lere, toplumsal hiyerarşinin üsttekilerince diptekilere reva görülen şiddete kadar…

” Tanrı ve Vatan yenilmesi mümkün olmayan

 bir ekiptir; tüm zulüm ve katliam rekorlarını ellerinde tutarlar “

Luis Bunuel

Homo sapiens’ten kopmasından buyana insanın gelişimine eşlik eden, günümüz toplumlarında ise  en yıkıcı düzeyine ulaşan, kökleri derinlerde iki olgudur korku ve şiddet.

Girift bir iç içelikle neredeyse tüm bir sosyo-kültürel yaşama yön veriyor bu iki kavramsal gerçek.

Doğadan, ölümden, mitolojik dinsel tasarımlarından, kendine benzemeyenden, devletten, otoritenin envai çeşidinden duyulan korkudan;  erkeğin kadına, kadın ve erkeğin çocuğa, kadın-erkek çoluk-çocuk elbirliğiyle hayvanlara, “medenilerin” “ilkel”  ve  “az gelişmiş”lere, toplumsal hiyerarşinin üsttekilerince diptekilere reva görülen şiddete kadar…

Sinema, tv dizileri ve video oyunları üzerinden üretilip hayata taşınan sanal şiddet ise bir başka uygarlık garabeti. Dünya nüfusunu defalarca yokeden bu şiddet türü çocuk ve genç kuşaklar arasında vahim boyutlara varan bir karşılık buluyor. Film kahramanlarının da etkisiyle evdeki otomatik silahı kaparak sınıf arkadaşlarının üzerine boşaltan 8-10 yaşlarındaki çocukların çoğalması, dişi-tırnağı silahlı Amerikan toplumunda kanıksanır hale gelmiş bulunuyor. Ekrandan gelen şiddet, gerçekleşerek ekrana geri dönüyor bir bakıma.

Kozmik alemdeki iç hareketin, irili-ufaklı gök cisimlerinin, galaksi çarpışma ve patlamalarının şiddet olup olmadığı, kozmik evrenin bir parçası olan insanın biyolojik bir varlık olarak doğasında şiddeti barındırıp barındırmadığı kadim bir tartışmadır. Herekleitos ve G.W. Leibniz’den günümüze kadar çok sayıda düşünürün sürdüregeldiği bu tartışmanın  derinlerine dalmak bu yazının çapını fazlasıyla aşar elbette.

İnsanın biyolojik doğasında  “kozmik şiddet” bulunup bulunmadığı, varsa bunun sınırlarının nerde başlayıp nerede bittiği tartışmasını işin uzmanlarına bırakarak, bir kaç ara başlık altında onun sosyal doğasına, yarattığı kültürel mirastaki korku ve şiddet sarmalına bakmanın konjonktürel durum bakımından daha anlamlı olabileceğini  sanıyorum.

Sürü yaşamından insan toplumuna evrilmede doğanın hiddetinden duyulan korkunun başat denilebilecek bir payı olmuştur. Gürleyerek yere çakılan yıkıcı enerjiden, deniz taşmalarından, deprem, kuraklık, buzullaşma ve sel baskınlarından, kendinden daha güçlü/yırtıcı diğer canlılardan korkan insanın ilk ebeveynleri çareyi birbirlerine tutunarak gruplar oluşturmakta buldular.

İnsanın evrensel yürüyüşü boyunca oluşturduğu uygarlık model ve girişimlerinin tüm fay hatlarından, bütün gözeneklerinden bu iki melanetin püskürdüğünü söylemek ne bir keşif ne de  suçlamadır. Yarattığını yıkmakta da pek mahir olan insan türü, korkuyu da tehdit ve şiddeti de atmosferin ötesine kadar taşımayı başardı nihayet.

İnsan türünün bugüne kadar yarattığı kültürel birikimin içinde ilerleten, yaşamına anlam veren güzel değerlerin yanısıra korku ve şiddetin baskın bir yer tuttuğunu tarihsel, bilimsel gözlemler yeterince doğruluyor.

Korkunun da şiddetin de insanın biyolojik bir varlık olmasından kaynaklanan “doğal” bir yanı olduğu yaygın kabul gören bir bakıştır. Her canlı varlık gibi insanın da hayatta kalma güvenliği araması ve bu güvenliğe yönelen her tür tehdit ve tehlikeden korkması, varlığına kasteden ya da öyle olduğunu varsaydığı tehlikeye karşı ise şiddet de dahil çok değişik savunma mekanizmalarıyla korunmaya çalışması anlaşılır bir olgudur.

Ancak insanın, biyolojik bir varlık olmasından başka toplumsal, kültürel bir varlık olması onun korku ve şiddetine de çok farklı sosyo-kültürel, siyasal, ekonomik ve psikolojik boyutlar kazandırıyor.

Bu iki kavrama felsefe, psikanaliz, nörobiyoloji, sosyoloji vb. gibi disiplinlerde verilmiş/verilmekte olan farklı cevaplar var. Çok değişik tanım ve görüş açılarından incelenen bu iki olgunun tartışılması bitmiş bir tartışma değildir ve öyle görünüyor ki  gelecek nesiller boyunca da devam edecektir.  

Kültürle Taşınan Korku ve Şiddet

“Ortalama birey” için geleneksel anlamıyla kültür, insanı ilerleten estetik, rafine değer ve güzellikleri çağrıştırır. Bu yanıyla bir saygınlığı da ifade eder. Bundandır ki yerleşik algıda “kültürlü” sıfatı bilgi/görgü düzeyi gelişmiş olana, “kültürsüz” ise geri ve zaman dışı kalana işaret eder. İnsan elinin, aklının ve hayal gücünün yarattığı herşeyi kapsayan ve adına kültür dediğimiz kavram aslında, içinde insana ait tüm tezatları, açmazları da barındıran, eleştirel bakılması gereken geniş ve derinlikli  bir  kavramdır.

Birey ve toplumların kültürel hafızaları iyi işlevlerinin yanında yaşamı felç eden korku, kin, nefret ve şiddet türlerinin taşıyıcılığını da yapmaktadır. Öyle olmasıydı, “Hz. İsa’yı onlar öldürdü, ehli beyti bunlar katletti, ecdadımızı ötekiler arkadan hançerledi” benzeri bir kaç bin yıl önce işlenmiş siyasal cinayetlerin kan davaları ve travmatik etkileri bugüne ulaşabilir miydi?

1998 yılında Fransa’da tutuklanan Afrika kökenli bir grup kadın sünnetçisi kadın, kendilerini “bu bizim ecdadımızdan kalan kültürümüz, kültürümüzü cezalandırmanız insan haklarına aykırıdır” diyerek savunmuşlardı. Binlerce kız çocuğunun bedenini, kişiliğini iğdiş ederek geleceğini karartan bu vahşi uygulama binlerce yıllık bir kültürel evrim içinde oluşmuş ve töresel bir ritüel olarak hâlâ yaşatılıyordu. Bırakalım Endonezya, Pakistan, doğu Afrika ve Ortadoğu’nun kimi ülkelerindeki uygulamaları, hem de Paris ve Lyon gibi modern uygarlık merkezlerinde sürdürülüyordu bu “kültürel” vahşet.

Kökleri bereket tanrılarına kurban sunma kültüne kadar uzanan ve çocuğun bedensel, ruhsal bütünlüğüne  kalıcı zararlar veren sünnet ritüeli davul-zurnayla kutlanırken, dört günde yarım milyar hayvanı boğazlama eylemi de “dini vecibe” ve  “bayram” diye ısrarla yaşatılabiliyor.

Aynı şekilde, İspanyol koridasından horoz ve köpek dövüşlerine, demir kafesler içinde çıplak elle ölesiye insan dövüştürmenin, kimi küçük hayvanları el ve ağızlarıyla diri diri parçalama tarzındaki sadistçe hazzın adı “yarışma” olabiliyor,  kültür ve gelenek adına günümüzde dahi savunulabiliyor. Bir zamanların Roma’sındaki gladyatörleri birbirine öldürtmenin, onları aslan/kaplan gibi yırtıcıların önüne atmanın  “gösteri, şenlik” telakki edilmesi gibi. Ölüm arenalarını “eğlence” arenalarına çeviren insan, söz konusu patolojik marifetlerini -bir tarihsel süreklilik içinde- günümüzde de farklı araç ve kültürel formlarda devam ettiriyor.

Kültürün kendisi de, yaratıcısı insan gibi hareketli, çürüyen ve hâlâ diri kalabilen, ölen ve doğup gelişen tezat öğelerden oluşan  heterojen bir kavram olarak çıkıyor karşımıza.

Kültürlere “şu şiddete dayalı”, “bu yalnızca korku üreten”, “kuzeydeki en ilerisi”, “dünyanın ortasındaki ve doğusundaki ise en  barbarı”dır gibi indirgemeci genellemelerle yaklaşmak tabi ki akla ve de olgulara aykırıdır. Ancak, katı tanrısal buyrukların, acımasız şerri yasa ve törelerin insanın, daha çok da kadının yaşamını cehenneme çeviren “kutsal” damgalı olanları kadar, çetin reform ve devrimlerle tepelerindeki tanrısal vesayeti, sosyo-kültürel dokudaki dinsel yaptırımları kenara iterek yollarını açmayı  başarabilenleri de vardır.

Toplumların sosyal sınıf ve katmanlar tarzındaki temel parçalanmışlığı, doğallıkla karşıt kültürel norm ve değerler yaratmaktadır. Tanrı ve “kutsallık” yalanına dört elle sarılanlarla onu sorguya alanlar arasındaki tarihsel antagonizma, kültürel miras devir-teslim diyalektiği içinde -yeni formlar da alarak- devam etmektedir. Din damgalı gelenek, iktidar sahiplerine otoriteyi, şiddeti ve eşitsizlikleri meşrulaştıran önemli kültürel dayanaklar sağlamakta, suç ortaklığı yapmaktadır. Bu gerçeğin, toplumun düşünen, alternatif kültür arayışındaki sağlıklı kesimlerine ne denli çetin sorumluluklar yüklediği açıktır.

Korku Saldırganlaştırıyor

Varlığının tehdit edildiğini, tehlikeye düştüğünü varsayan birey ve topluluklar ölümcül de olabilen tepkiler veriyor. Üstelik söz konusu tehlike ve tehdit algısının her durumda nesnel ve rasyonel nedenlere dayanması da gerekmiyor. Bırakalım uzak geçmişi, geçen yüzyıla yapılacak kuş bakışı bir yolculuk ya da günümüze dikkatli bir bakış bile bizleri  bu olgusal bilançonun sayısız örneğiyle yüz yüze getirecektir.

Korkuların  en tehlikelisi ötekilerden duyulan korkudur. Zira bu korku türü  örgütlenip manipüle edildiğinde çok büyük trajedilerle sonuçlanabiliyor. İttihatçıların Ermeni ve diğer hristiyan halklardan,  Nazilerin ise, yahudi ve komünistlerden duydukları korku bu türden bir korkuydu. Nitekim (ekonomik ve politik faktörleri de içeren) bu korku, 20 yüzyılın en çaplı iki  soykırımıyla sonuçlandı.

Ötekinin berikinden berikinin ise diğerinden duyduğu etnomerkezci korku ve endişeler, boğazlaşmadan  birlikte yaşamayı imkânsızlaştırıyor.

Son çeyrek yüzyılda, yeryüzünün pek çok ülkesine sığınmak zorunda kalmış 60 milyon dolayında insanın  dramına bakmak dahi reel ya da sanal korkuları  -neden-sonuç diyalektiği içinde- anlamaya yeterlidir. Zenginliğini yoksul dünyanın talanı üzerine kurmuş, refahının artıklarını dahi paylaşmaya yanaşmayan bir düzine Batılı ülke, bir kaç milyon göçmen ve sığınmacıdan duyduğu korkuyla bakın ne hale geldi. Klasik sınırları ve güvenlik politikalarını yeniden kuşanan, neo-nazi akımlara tehlikeli ivmeler kazandıran bu korku ve bencillik, caydırıcı yığınsal atılımlarla durdurulamadığı taktirde geleceğin büyük terör dalgalarını tetikleyeceği geçen yüzyılın tecrübelerinden yeterince biliniyor.

Korku  ve paranoyaya  dönüşen sosyo-psikolojik, politik endişeler yanlış yoldan aşılmaya çalışıldığında diğerinin tasfiyesine giden bir süreç başlatabiliyor. Devlet veya daha alt formlarda örgütlenmiş sınıfsal, politik azınlıkların egemenlik ihtirasları, mevcut korkuların “vatanımız, ulus devletimiz, üstün kültürümüz, refahamız elden gidiyor” tarzında manipüle edilmesinde, örgütlenerek kollektif şiddete,  soykırımlara kadar vardırılmasında  tayin edici bir rol oynadığı tarihsel deneylerle defalarca doğrulanmıştır.

Saldırganlığın Maskesi Savunma

Bireyin, kültür ve iktidarların kendileriyle kurdukları ilişki narsist, etnosantrik bir ilişki olunca, her durumda kendini haklı görmesi, yaptığı kötülüklere “meşru” mazeretler bulması da kaçınılmaz oluyor.

Tarihin en ürkütücü dinsel fetih, toplu katliam ve yağma eylemleri ya “mübarek toprakları kurtarma” ya da “allahın mesajını götürme” yaftasıyla yapıldı.

Sanayi devrimiyle birlikte “üstün medeniyet ve kültür”ün götürüldüğü coğrafyalarda barışçı uygarlıklarıyla birlikte Kızılderililer ve Aboricinler buharlaşıp kayboldular. Siyahilerin alınıp satılmaları ise gayet “medeni”  tarzda günümüzde dek devam ediyor.

Sözgelimi ‘Milli Saldırı Bakanlığı’ adında bir bakanlık adı bilmeyiz. Bütün savaş ve soykırım bakanlıklarının ismi ‘Milli Savunma Bakanlığı’dır. Yeryüzünün neredeyse her metrekaresinde asker bulunduran, suç işleyen Pentagon dahi ‘Savunma Bakanlığı’ olarak kendini savunuyor!

Tecavüzcü, “seksi giyimiyle beni tahrik etti” mealindeki argümanlarla suçuna hafifletici nedenler bularak haklılığını kanıtlamış olur!

Ara sıra bir köpek balığının insanın kaba etinden bir parça koparmasına ya da bir timsahın bir kaç parçaya ayırarak yuttuğu  insan haberlerine “şok” olur, tüyleri diken diken olur insanlığın. Ama aynı insanlığın dünya çapındaki et tüketimini karşılamak için (kümes hayvanları, balık ve diğer deniz canlıları hariç) boğazladığı  inek, öküz, koyun, kuzu, domuz … sayısı haftada 1 milyardır.

Şu “insanlık alemi”, hele de etin çoğunu tüketen “medeni alem” sahiden de tam bir alem. Davar ve sığırların bir “ana akım medyaları” olsaydı da insana dair içlerini bir dökseydiler…

Dinsel Şiddet

Hristiyanlıkta cehennemin simgesi, ateştir. Çok tanrılı dinlerde, yine ateştir. İslamda da ateştir. Dinler açısından bakıldığında, sanki Tanrı sadece insan pişiren bir ızgara kebapçısıdır.”  Victor Hugo

Tanrısını yukarı çıkaran dinlerin insanlığa en büyük hediyelerinden biri de korku ve şiddet sarmalına evrensel bir boyut kazandırmaları oldu.

Cehennem denilen uçsuz-bucaksız işkencehanenin gazabından kurtulmak, cennetin ise sınırsız ödüllerinden yararlanmak isteyen şeriatçı kendini patlatarak çok sayıda “kafir” canı alırken “sağlam” dini, kültürel referanslara dayanmaktadır. Kendi narsizmi içinde betonlaşan, en iyi tanrı, din ve ahlâka sahip olma tarzındaki dinsel/kültürel şartlanmışlık, kendine benzemeyenlere karşı sonradan katı bir nefret ve şiddete dönüşecek olan bir korkuyu da üretip büyütmektedir. “Kafirlerin yalnızca kanları değil, malları da helaldir” buyruğunu alanhisterik kalabalıkların nelere kadir olduklarını yakın tarih ve günümüz Ortadoğu’sunun toplu kırım, talan ve tecavüz deneyleri göstermektedir.

Egemen olma ve otoritesini ölümsüz kılma saplantısını düşman üreterek sürdürme gerçeği, geleneksel din bağnazlıkları için olduğu kadar, modern ulusçuluğun dinine dönüştürülen fanatik milliyetçilik ve onun fetiş haline getirilen “vatan”, “bayrak”,”şehitlik” gibi “ulvi” tasarımları için de geçerlidir. Son 2 yüzyılın en büyük cinayet ve soykırımları “devletin ve ulusun bekası” için harekete geçirilen din karışımlı milliyetçilik cinnetinin sonunda gerçekleşti. Tanrı ve devlet, din ve ulus ittifakına biat eden tüm bir sanat-edebiyat cephesi ise söz konusu kollektif histeri ve cinayetlerin kutsanmasında başat bir rol oynadı.

Büyük fonlar harcanarak ayakta tutulan Ortadoğu ve ulus-devlet markalı söz konusu dinsel/kültürel miras, yönetici, monarşik/oligarşik azınlıkları ve ulemayı  zenginleştirirken ruh dünyalarını iğdiş ettikleri toplumsal çoğunlukları ise dibe itmeye devam etmektedir.

Cinsel Şiddet

Hollywood film sanayisinin bol ödüllü  yapımcılarından Harvey Weinstein’in sinema dünyasından birçok ünlü kadına  tecavüz ettiği skandalı patladığında  “medeni dünya” ilk kez duymuş gibi çok şaşırmış numarası yaptı. Korku ve travmalarını aşarak  konuşan bir grup kadın, bir çirkefin üstündeki peçeyi çekip attı. Bu gelişmenin tetiklediği “tacizcini ihbar et” kampanyası Avrupa Birliğinin kurumlarını da içine  alarak genişledi, herkesin bildiği  “sır”ı bir kez daha ifşa etmiş oldu.

Kuşkusuz cinsel şiddetinin tarihi, insan soyunun ve atalarının tarihi kadar gerilere götürülebilir. Fakat modern insan, cinsel saldırganlığını çok daha ötelere taşıyarak küresel ölçekte suç rekorlarına imza attı. Bir başına porno endüstrisinin otopsi masasına yatırılması bile durumun vehametini anlamaya yeter aslında. Çok etkili lobilere sahip olan,  yalnızca ABD’de 30 dakikada bir porno film üreten, 4 milyon dolayında internet sitesi bulunan ve yıllık cirosu 100 milyar dolar olarak tahmin edilen bu sektörün yarattığı sosyal, kültürel tahribat sanıldığından çok daha büyüktür. Ürettiği  ‘Hayır’ demeyi bilmeyen, uysal, her saniye seksüel  ilişkiye hazır cinsel nesne profiliyle kadını aşağılarken, erkeğin de duygusuz, şiddete dayalı cinsel “fanteziler”ine ve tecavüze bir çeşit meşruiyet kazandırmış oluyor.

Cinsel şiddet ve tecavüzü yaratan/üreten psiko-kültürel ve biyolojik mekanizmalara karşı ne tarz  çareler  bulunacağı kocaman bir soru ve sorun olmaya devam ediyor.

Kadının, çocuğun, hemcinsinin, hatta hayvanın iradesini zorla kırarak derinlerine dalma dürtüsünün yarattığı ölçüsüz hasarın, kaç nesil sonra aşılabileceğini henüz bilemiyoruz.  

Ama herşey kapkara da değil elbette. Tanrı ve gelenek destekli, şiddeti içselleştirmiş, kadını kendi eşyası gibi görmeye devam eden, “bana yar olmayanı başkasına yar etmem lan!” diyen geleneksel bakışa; ve  onun bedenini, güzelliğini alıp-satan, reklam endüstrisinin nesnesi yapan kapitalist açgözlülüğün “modern” kültürüne de itiraz eden, sosyo-duygusal, kültürel farkındalığı gelişmiş küçük bir azınlık da var. Bu azınlığın direnişi sayesinde şantaj, hakaret, aşağılama gibi psikolojik şiddet metodları, ceza yasalarına girmekte, hatta -Fransa’da olduğu gibi- “çocuğa surat asmak psikolojik şiddet midir, yolda yürüyen bir kadına ıslık çalmak cinsel taciz sayılmalı mıdır” diye tartışılabilmektedir. Yine bu cesur itirazlar sayesindedir ki korkuların ürettiği suskunluğun, utancın, bireysel ve kollektif otosansürün aşılabileceğini görüyoruz. Tecavüzcülerin yerine kurbanlarının korkması ve utanması gibi yaman bir çelişki sorgulanıyor. Bu acımasız tezatın çözülebilmesi, korku ve utancın kamp değiştirmesi eğitim-kültür-sanat cephesine de evrensel değerde sorumluluklar yüklemektedir.

Korku ve şiddet içermeyen bir kültür ve geleceğin inşaası mümkün mü?

Soru şöyle de sorulabilir: İnsan eşit, özgür ve evrensel barışa dayalı bir kültür ikliminde birlikte yaşamayı başarabilecek mi? Bu soruya en basit yanıt dinlerin, iktidar sahiplerinin ve onların hizmetindeki kültür cephesinden gelir: “İyilik de kötülük de yaradanın taktiridir. Anlınıza/kaderinize ne yazılmışsa odur, takdir-i ilahidir. İnsanın doğası değişmez, eşitsizlikler doğadandır, ezeli ve ebedidir…”. Korku, çaresizlik ve geleneğin cenderesinde kıvranan insanın zihinsel işleyiş -aslında işlemezlik- tarzı bu çeşit dondurulmuş asırlık kalıpları daha kolay alıyor. Kültürel  miras aracılığıyla bebeklikten itibaren kulağımıza üflenen  bu tekrarlar,  zamanla kronik ezberlerimizi ve zihin hapishanelerimizi yaratıyor. Bu kadar tekrarı yiyip yuttuktan sonra duvarları görünmeyen bir hapishanedeyiz artık ve şu “ezelidir”, bu “ölümsüzdür”, “dinimiz, devletimiz, bayrağımız ilelebet payidar kalacaktır” klişelerini tekrar eder dururuz. Oysa, değişmezlikte ısrar eden donmuş zihinlerin ve taptıkları devletlerin kendileri de bir tarihsel hareket/değişim aşamasında ortaya çıkmış, bir başka aşamasında da kaybolup gidecektir. “Ezeliyet, ebediyet” iddiaları tabiki bir masaldan ibarettir.

Biyolojik ve sosyal doğasıyla birlikte insan, buraya kadar değişerek geldi. Burdan öte de (toptan bir ekolojik ya da kozmik felakete kurban gitmediği sürece) kavgalı-döğüşlü evrensel yürüyüşünü, değişim serüvenini sürdürecektir. Gelecek insan kuşaklarının, yaratılanı yıkan, eşitsizlikleri derinleştiren, korku ve şiddeti harlayan din, devlet ve mülkiyet tapıncına dayalı tüm toplumsal formları aşacaklarını öngörmek kehanet değildir. Bu bakımdan uzak gelecek için iyimser olabiliriz.

Ancak aynı şeyi yakın gelecek için söylemek zor. Michael Moore’un deyimiyle “açgözlülüğün ismine başarı diyen” kapitalist kültürün derinlemesine yabancılaştırdığı, yırtıcı, birbirini tepeleyen insan malzemesinden geleceğin insanını yaratmak zaman alacaktır. Bu bakımdan, alternatif bir kültür ve dünya düşüyle direnen muhalif katmanların yeni, evrensel paradigmalar etrafında radikal kitle hareketleri yaratmaları sanılandan daha zor olacaktır. Ama olacaktır. Zira, emek sömürüsü ve bir diğerini ezmeye dayalı sınıflı sosyo-kültürel sistemlerin gen kodlarında bulunan sorunların, aynı modeller içinde kalınarak -tüm kısmi ilerlemelere karşın- kalıcı tarzda aşılamayacağı ayan beyan ortadadır.  Modern insanı rehineye çeviren, yeryüzündeki “teknik takip” araçlarıyla yetinmeyip onu gökyüzünden de takip eden bir gözaltı toplumuyla nereye kadar devam edilebilir?

Yalan, manipülasyon ve silah zoruyla ayakta kalabilen sistemin mimarları, anlaşılan Napolyon’un “kılıç zoruyla bir çok sorunu çözebilirsiniz, ama üzerinde uzun zaman oturamazsınız” soyutlamasından da yeterinceders almış değiller.

İnsan üretimi korku ve şiddet türlerinin tarihe karıştığı, mülkiyet, devlet ve hiyerarşi ufkunun aşıldığı , eşitlikçi, özgürlükçü bir kültür ve geleceğin inşası yalnızca mümkün değil, tarihsel bir kaçınılmazlıkatır da. Bırakalım primitif zamanların avcı ve tarım komünlerini, Amerika’dan Avrupa’ya, İsrail’den Hindistan’ın derinliklerine kadar bugünün dünyasında bile kapitalizmin tüketim tapınaklarına girmeyi reddederek köylere çekilen komünal tepki gruplarının ve Kibutz köy komünleri gibi daha gelişmiş sayısız örneğin varlığı, insanlığın gelişme doğrultusunu göstermeye yetiyor.

Belki komünal bir kültür ve geleceğin inşası sayesinde insan, adım adım insanlığından da kurtularak daha ileri bir gelişme yoluna girmiş olur…

Aralık-2017

Bu makale daha önce Sancı Kültür-Sanat-Edebiyat dergisinin Ocak/Şubat-2018 tarihli 16. sayısında yayımlandı.



Ocak 2026
PSÇPCCP
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728293031 

More in Makale