
Geçmiş acıların çok daha derinden hissedilir olduğundan; bunun yarattığı travma onarılmaz bir etkiyle insanlar kendilerini dilsiz ve sağır varlık gibi hissederler. Adaletin insan terazisinde geçmiş acılar çok daha hüzünle dokunula biliniyorsa, işte o zaman bugünden geleceğe dair mevcut zorluklar hepten hafif kalır.
Köle bir halkın özgürlük özlemi
17. yüzyıldan itibaren Güney Afrika’ya (GA) göç edip yerleşenlerin çoğunluğu Hollandalı, Alman, Fransız ve İngilizlerden oluşuyordu. Bu göçle GA en çok Avrupa kökenli nüfusu barındıran tek ülke konumuna gelir.
GA’ya yerleşen Batılı işgalciler amaçları yerli halkla bir arada yaşamak ve onlardan biri olmak istemi yerine onlara hükmetmek ve ülkenin zenginliklerine el koymak, sömürmek ve zulüm etmek için kendilerine yerleşik bir konum yaratmaktı. Bu düşün ve hırstan hareketle beyaz topluluklar bir başka ülkede hiç yoktan kendi yasal düzenlemelerini yaratarak yerleşik oldular. Ve “üstün” bir ırk topluluğunun temsilcileri olma iddiasıyla yerli halkı görmezden geldiler, onları pervasızca aşağılarken insanlık dışı muameleye tabi tuttular.
Bu ilişki sürecinde “yeni” yasalar çıkarttılar ve Afrikalıların kaderine oynadılar. Bu işgalci güçler özünde 15. ve 16. yüzyıldan beri süregelen Avrupa’nın vahşi kapitalistleriydi. İşgalciler yerleştikleri topraklarda hiçbir zaman yerli halkla birleşip geleceğe dair ortak yaşama umudunun izlerini taşımadılar. Belki de bu nedenle yerli halkın içinde bulunduğu yaşam koşulları tarihin her döneminde tüm baskılara rağmen kendi gerçeklerini canı ve malı pahasına korurken – kendi varoluş gerçeğini sağlayabilme avantajını sağladılar, demek yerinde olur. Tarih bilinci insanı yaşanmışlıklarıyla hayata bağlayan en önemli varoluş dayanağıdır.
“Yaşamı belirleyen bilinç değildir, ama bilinci belirleyen yaşamdır” (1), yani maddi koşul gerçeğidir. Marx’ın bu saptaması konunun bütünlüğü noktasında önem arz ediyor.
GA’da “Kimlik Yasası” için ilk adımlar 27 Haziran 1797’de Kaapkolonie’nin İngiliz kökenli vali George Macartney tarafından gündeme getirilir. Bu yasa ile ısrarla Avrupalı olmayıp da GA’da yaşayan bütün bireyler için öngörülür. (2) İlerleyen yıllarda “Kimlik Yasası’na” bir ek olarak 1923’te “Naturellen Wet” (Doğal – Natürel Yasa= sade ve katıksız beyaz GA’lıların üstünlüğü anlamında) yasa ile yerlilerin günlük yaşam alanı adeta felç bir duruma dönüşür. Bu Yasa ile beyazların “Thuisland” (Anavatan) iddiasıyla işgalci güçlere yeni alanların önünü açar. Zira, 18. yüzyılın sonlarında keşfedilen büyük orandaki elmas ve altın rezervleri bu ülkenin beyazlarca işgalini daha çekici kılar -ve hemde yerli halkı yok etme pahasına. “Kimlik Yasası” ile siyahların taşımak zorunda kaldıkları kimliğe ırkçı yönetim “Dom pas” (Aptal kimlik) taşıyıcıları olarak itham edilir. Bu acımasız uygulamalarla siyahiler zorunlu olarak “Dom pas” taşımakla aşağılanırken, diğer yandan da yerlilerin mallarına ve de yerleşim alanlarına el koyarlar ve bunun kendi deyimleriyle “Tanrının beyazlara verdiği bir ayrıcalık” şeklinde ırk üstünlüğünün savunu yapılır. Afrika kıtasında artık “güneş” doğudan değilde kuzeyden, yani Batı Avrupa’dan “Apartheid” için doğmuştu -ve o “güneş” Afrikalılar için Kuzey Kutbundaki buz kütlesinden ibaretti.
GA’yı işgal ederek en katı yöntemlerin devrede olduğu bu tarihsel süreçte, özünde kapitalist sermayenin kâr uğruna neleri göze alabileceğinin en somut kanıtıydı. “Naturellen Wet” yasasıyla “Oranje Vrijstaat” (Portakal Renk Serbest Bölge anlamında) toprakların beyazlara ait olduğu iddia edilirken, siyahilerin söz konusu kimlik taşımaları her fırsatta dile getirilir. Bu Yasa özellikle Hollandalılar tarafından savunuluyordu -ve buna 17. yüzyılda GA’ya göç etmiş Hindistan kökenli göçmenlere ve de diğer melez tenden topluluklara da uygulanan katı bir yasaydı. (3) “Apartheid” rejiminin insanlık dışı baskı ve yaptırımlarıyla dayatılan “Kimlik Yasası” zorunluğu ancak 23 Temmuz 1986’da kaldırılır.
GA’da “Kimlik Yasası” ile halkları birbirinden ayrıştıran toplumsal “segregation” adım adım hissedilir duruma gelir. Artık beyaz olmayan toplulukların hareket ve yaşam alanı sınırlı kalırken yerli halkın devamlı gözetimde olması istenilir, esaslı olarak da beyaz olmayanların teslim alınma projesiydi. Zira, “Kimlik Yasası” o dönemlerde “Apartheid” rejiminin ülke genelinde en dominant olduğu süreç olarak bilinir. En trajik olanda, bu yasanın zorlamasıyla kapı dışı çıkan bütün siyahiler ve melezler sadece polisin kimlik sorgulamasıyla sınırlı kalmıyorlardı -ve onlar ansızın karşılaştıkları herhangi bir beyaza veya onların çocuklarına da kimlik gösterme zorunluluğu getirilmişti. Bu uygulamalar sonucu sayısız siyahiler hiçbir neden ve gerekçe olmadan keyfi olarak ya hakarete maruz kalırlardı ya da tutuklanıp hapse atılırdı!
Güney Afrika denince öncelikle iki önemli toplumsal olay akla gelirdi; bunlardan biri beyaz azınlığın “Apartheid” rejimi -ve bir diğeri ise hayatın her alanında beyaz ve siyahi ayrımcılığı sonucu doğan antagonist çelişkilerin neden olduğu karşı çıkış mücadelesiydi. Yani siyahilerin isyanı. Irk ayrımına dayalı baskı ve zulmün ülke genelinde egemen olduğu 20. yüzyılın başından itibaren “Apartheid” yönetimini daha “güçlü” kılmak adına -farklı dönemlerde başvurulan (hiç yoktan) yasalardı. Bu yasalar dizisiyle yeni düzenlemeler, yeni yaşama koşullarının yaratılmasıyla halkı topyekûn biat etmeye zorlamak isteniliyordu. “Apartheid” rejiminin ısrarlı baskısı ile belli ırkçı teorik savunmalar gerekçe gösterilerek “segregatie” dedikleri önlemlerle ülkede yaşayan farklı renk, din ve etnik yapıların “ayrıştırması” temel alınır. Bu yaklaşımdan hareketle, toplum bireylerinin bir arada ve de iç içe yaşamaları yerine, beyazların siyahiler üzerindeki baskı mekanizmasının daha işler halde olması istenilir. Ve bununla ırkçı rejim lütfettiği günlük yaşam koşullarının sınırlarını belirlerken, yerli halkın bunun dışına çıkmama talebi açıktan dayatılır.
“Farklı ırkların biyolojik karışımı büyük bir sorumsuzluk ve dinen günahtır” (4) tezi “Apartheid” rejimince baz alınır.
1913’de çıkan “Land Act” (Toprak işletme/sahiplenme Yasası) yasasıyla ırkçı beyaz ayrımcılığı siyaların toprak işletme alanlarına hükmeder ve en verimli alanlar yerli halkın elinden alınırken, Güney Afrikalıların geleceğe dair yaşama alanları en acımasız bir şekilde belirsizliğe terkedilir. Bu yasa ile yerli halkın yaşama alanı açıktan sınırlandırılırken, beyazların işgal ettiği o verimli toprakların çok ama çok uzağında bir başka alanda iskân etmeleri talep edilir. Diğer bir ifadeyle; “ver toprağını terk et vatan yurdunu” anlamında bir halkın tarihsel gerçeği yok hükmünde işleme tabi tutulur. Tüm bu uygulamalarla birlikte, emek ve iş gücüne bağlı olan beyaz işgalciler, kaçınılmaz olarak yerli Afrikalıları işgal topraklarda “zorunlu” olarak çalıştırmasını istiyorlardı. (5) Bu baskı ve tehditlerle bir anlamda Güney Afrika’daki kölecilik ile sömürgecilik ilişkilerinin bir arada ve de birbirini besleyen beyaz azınlığın yerli halk üzerindeki güç tahakkümüydü. Tarihsel sürecin değişik kesitinden süre gelen bu sömürge ve kölecilik yaptırımı en genel anlamda kapitalist sistemin sömürü düzeninin yerleşik olma planı hep öncelemiştir. Çünkü GA’nın zengin kaynakları mevcut sisteme olduğundan fazla bir “gelecek” vaat ediyordu. Zira, uygulamadaki yasalardan kaynaklı olarak siyalar sadece beyazların çiftliklerinde ücretli köle ve işgücü olarak çalıştırılıyordu. Elbette sömürgecilerin sınır tanımaz baskı ve zulmü karşısında kaçınılmaz olarak karşı bir tepki oluşmuştur; daha kitlesel ve örgütlü bir ANC’nin varlığı söz konusu olurken, rejimin katı uygulamaları da orantısız olarak devam etmiştir. “Apartheid” rejimi mevcut baskılarla yetinmiyordu; 1913’te beri yürürlükte olan bir Anayasa Kanunu ile “segregatie” 1923’te daha da etkin ve de yaygın bir konuma getirilirken “Şehir Bölge Yasası” (Stadsgebieden Wet,1923) ile yerli halk hayatın her alanında merceğe alınır.

Bu yasa siyahilerin yaşam alanını kent gecekondularından kırsal alana dek topyekûn kontrollü olarak düzenlemesini hedefliyordu. Bunun paralelinde mümkün olduğunca yerli Afrikalıların “urbanisatie” (şehirleşme) göç hareketini sınırlandırmak ve siyahilerin şehirleşmedeki nüfusunu sınırlı tutmaktı. Elbette bu dayatmalar etkisiz kalıyordu, yoksulluk ve hukuksuzluk artıkça insanlar yaşam derdine düşüyor ve çalışmak için sürekli bir göç hareketliliği içinde olmaları kaçınılmaz olur. Kendi ülkesinde bir avuç zorba işgalcinin baskı ve zulmünden kaynaklı olarak, var olma mücadelesinin arayışında bırakılan Güney Afrika gerçeği vardı. Beyaz yöneticiler “urbanisatie” hareketinin yoğunlaşmasıyla şehirlerde beyaz yoksullarla siyahların aynı yerleşim alanında ortak kader paylaşacağı kaygısını taşıyordu. Kaçınılmaz olarak “Apartheid” rejiminin en büyük korkusu mevcut sorunların ve de çözümsüzlüklerin giderekten büyüyeceği kaygısıydı:
1. Siyahların kitlesel kent göçü (urbanisatie) ve doğacak yeni sorunlar.
2. Gecekondulaşmayla birlikte oluşacak “yeni” sosyolojik çözümsüzlükler.
3. Gecekondu yaşamında siyahlarla yoksul beyazların yan yana yaşamaları -ve bunun sonucu beklenmedik “interaktif” bir yapının oluşması ile halklar arası iş birliğine neden olma olasılığı. (Çünkü ırkçı rejim ısrarla “segragatieyi” temel alan bir sosyolojik yapıdan yanaydı).
Tüm bu önlemlerle “Apartheid” rejimi yoksul beyaz sorununu mümkün olduğunca siyahilerin yaşam ortamından ayrı tutmak ve bununla beyaz ırk “üstünlüğüne” olan inancını sürdürmekte direniyordu. (6) 1930’lara gelindiğinde Güney Afrika’ya yerleşen işgalci çoğunluk Hollanda kökenli göçmenlerden oluşuyordu – ve kendilerine “Afrikanır” (Afrikalı) diyorlardı. Bundan böyle esas Afrikalılar onlar olduğu iddiasında bir ısrar vardı. (7) Onlar, Güney Afrika’nın esas “sahipleri” olduğu iddiasında diretirken; “Kendilerinin tanrının seçtiği eşsiz bir halk olarak görürlerdi”. (8) Bu düşünle “üstün” milliyetçi ve ırkçı “beyin dönüşümü” inancını temel alırken, “Apartheid” rejiminin sürdürülmesinde hep ısrarlıydılar. İşgalci güçler, GA’da yerleşik bir “güç” toplumu olduğu hayal dünyasını kurmuşlardı ve bu algıya hepten inanırlardı. 1946’dan sonra artan kentleşme ve nüfusun çoğunluklu olarak siyahilerden oluşması ile mevcut durum (denklem) karşısında işgalciler kendini hiçte güvenli hissetmiyorlardı. “Apartheid” mantığı gereği değişmeyen tek şey, ne kadar çok ayrımcılık o kadar var olma şansı anlayışına endeksli bir rejim gerçeği vardı.
Bu dönemde bir yandan ülke genelindeki ekonomik sorunlar ve diğer yandan da siyahilerin yoğunlaşan kent nüfusu ülkede ırkçı rejimin yerli halk üzerindeki baskısını daha da artırır olmuştur. Zira, 1929 Dünya İktisadi Krizi ve de İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı (1939-1945) ile doğan uluslararası siyasi ve ekonomik bunalım bütün Afrika kıtasını etkiler. Bu küresel kriz sonucu ister istemez bütün dünyada yansıması olur. “Apartheid” rejimi bundan büyük pay alırken de -çözümü iç baskıyı daha da artırmakla bahşetmek ister.
1948’de kent yerleşiminde yoğunlaşan siyahiler beyazlar için açıktan bir tehdit unsuru olarak görülür ve bu yılda seçim yapılır. Seçimleri Milliyetçi Parti (MP) kazanır ve ilginç olanda seçim sloganı “Yaşasın Apartheid” olarak kullanır. Seçimleri kazanan MP, “Tanrı bizi korusun” ve “Hep yanımızda olacaktır” temennisinde bulunur ve 26 Mayıs 1948 parti lideri Dr. Daniel Francois Malan (1874-1959) beyazları temsilen Güney Afrika Başbakanı olarak göreve başlar. MP iktidara gelir gelmez mevcut yasaların hüküm alanını daha da genişleterek baskılar hayatın her alanında hissedilir. Siyahiler üzerinde sıkça nüfus sayımı yapılır -ve bir adım daha ileri giderek doğan yeni bebelerin sayısal olarak ne kadar olduğuna dair kayıt sistemine tabi tutulur. MP akla gelebilecek her tür insanlık dışı müdahale mekanizmasını devreye sokar ve ısrarla siyahilerin yerleşim alanlarını beyazlardan mümkün olduğunca uzak tutmaya da özen gösterir. Bu ve benzeri yaptırımlarla olabildiğince yerli halkla beyaz iletişiminde doğabilecek en ufak yakınlaşma, dayanışma ve iş birliğini önlemek ister.
İktidarda bulunan MP kendi döneminde 1949’dan beri yürürlükte olan ‘55 Nolu Yasa’ ile ülkede karma evliliklerin devam etmemesi için yoğun baskılarla yasaklar. Yine MP, 1950’de çıkarttığı ’21 Nolu Yasa’ ile bir adım daha ileri giderek siyahi ve beyazlar arasında cinsel ilişkinin yasaklamasını onaylar. Bu tarihten itibaren Güney Afrika’da örneği olmayan ırkçı “Apartheid” rejiminin en baskıcı yılları olur. Bu uygulamaların bir insanlık suçu olduğu yönündeki uluslararası tepkilere rağmen, rejim geri adım atmaz ve karşı tepkiler sonuçsuz kalır. Dış baskılara rağmen, 1952’de çıkan bir başka yasayla ve daha önce yürürlükte olan “kimlik taşıma zorunluğu” ile ülkede erkeklerin yaşama özgürlükleri tarihin en zor dönemini yaşar. Zira bu uygulamalar 1956 yılından itibaren kadınlar içinde geçerli olur. Bu ırkçı ayrımcı önlem politikası hayatın her alanında siyahilerin önünde bir bariyer olarak durur. İlginçtir ki, “Apartheid” rejiminde ülke yönetimine gelen bir sonraki Başbakan(lar), her defasında “yeni” ve daha “baskıcı” uygulamalarla bir önceki iktidar(ların) önünde olmuştur.
Milliyetçi Parti’den Dr. H. F. Verwoerd (1901 Amsterdam – 1966 Güney Afrika) 1958 – 1966 yıllarında ülkenin altıncı Başbakanı olarak görevde bulunur. Verwoerd iktidarı döneminde siyahi öğrencilere matematik derslerinin verilmesini yasaklar. Bu uygulamanın gerekçesi ise, Avrupa kökenli öğrencilerle siyahi öğrencilerin hiçbir zaman biyolojik olarak eşit koşullarda olamadıklarını -dolayısıyla eğitim ve öğrenimin Afrikalılar için kısıtlanma zorunluluğu getirilir.
Güney Afrika’da ırkçı Başbakan Verwoerd kendi iktidarı döneminde de siyahi öğrencilere karşı ülke tarihinin en büyük suçunu işler. Aynı Başbakan 1953 yılında çıkarttığı bir başka yasa ile tüm umumi alanları, tuvalet(ler) dahil siyah ve beyaz şeklinde bir ayrıma tabi tutar. Irkçı “Apartheid” rejiminin gayriinsani önlem ve uygulamaları sonucu siyahiler yerleşim alanlarını kitlesel boyutta terk etmeye zorlanırken, büyük şehirlerin dış mahallelerinde yeni bir yaşam alanı doğar -ve bunun adı “Güney Afrika’nın gecekondu semtleri” olarak tarihe geçer. Burada inşa edilen “konut(lar)” üç dört kişinin barındığı son derece ilkel ve yaşanır bir ortama sahip olmamakla bilinir. İki veya üç metre karelik teneke ve tahtadan derme çatma yaşam alanları 2021’de de farksız bir konumdadır.
Zira, uluslararası verilere göre bugün dünyanın en güvenilir olmayan kentleri arasında Pretoria ve Johannesburg yer almaktadır. Bunun en önemli nedeni ise; yoksulluk, mega gecekondulaşma, işsizlik, aşırı uyuşturucu bağımlılığı ve fuhuş sorunu olarak gerekçe gösterilmektedir. Şüphesiz, insanlığın bu utanç tablosunun tek bir sorumlusu vardır, o da ırkçı “Apartheid” rejimidir ve ondan nemalanan sömürgeci kapitalist güçlerdi. Ülke tarihinde gelmiş geçmiş en ırkçı, zorba ve gayri insani bir lider olarak değerlendirilen Verwoerd, beyaz ırk üstünlüğünü hiç tereddüt etmeden şu cümlelerle dile getirir:
“Beyaz ırk geleneği ile kendimizi Hristiyanlığın öncü savunucuları ve de o medeniyetin temsilcileri olarak görüyoruz”. (9)
Verwoerd gerek ülke içinde ve gerekse de uluslararası platformda en çok eleştiri almış Güney Afrika Başbakanıydı -ve 6 Eylül 1966’da uğradığı bir suikast sonucu öldürülür. İstatistik verilere göre; 1960 ve 1994 yılları arasında 4 milyona yakın siyahiler yaşadıkları yerleşim alanında irade dışı bir iç göçe zorlanırlar. Bu yıllarda ülkenin en verimli topraklarından kovularak başka bir yerleşim alanında hayatlarını sürdürürken, göç hikayesinin büyük travmalarla iz bıraktığı tarihsel bir süreçtir. (10) Sınır tanımaz baskı ve aşağılama yöntemiyle toprakları ellerinden alınan siyahiler büyük bir “urbanisatie” ile şehir gettolarına akın etmenin önüne geçilmez. Sınır tanımaz bu dayatmaların etkisiyle “segragatie” ülkede mevcut sosyolojiyi baskılarken, toplum gerçeği (tarih, kültürel vb.ler) yok edilmek istenilmiştir. 70’li ve 90’lı yıllarda yükselişte olan iç göç hareketi özellikle siyahilerin şehir gettolarına kitlesel akın etmeleri, bu onlar için tam anlamıyla bir dramaydı.
Göç edilen büyük kentlerin merkezinde sanayi, sermaye ve de militarist güç temsilcileri palazlanmıştı ve istisnasız olarak tüm bunlar beyazlar tarafından kontrol ediliyordu. Bu oluşum üzerinden ülkeye hükmetmek ve mümkün olduğunca orta sınıf beyaz Afrikalıların güçlenmesi ve de kalıcı olmaları istenirken -kapsamlı destek ve yardım yapılıyordu. Bire bir benzer olayda 1948’de (14 Mayıs 1948) kurulan İsrail devletinin yaşatılması için sınırsız devlet teşviki ve de uluslararası Yahudi sermayesi ile yasal düzenlemelerin işletilmiş olması gibi. Zira bu, sonraki yıllarda dışarından İsrail’e göç eden Yahudi kökenli yüz binlerce insanın ülkede kalıcı olmaları için her tür destek, yardım ve bireysel silahlanma fırsatının verildiği yasal güvenceye tabii olur. İsrail Göçmenlik Yasası (1950) ve Vatandaşlık Yasası (1952) ile ülkeye alınanlara “Yahudi Kolonileri” tabiri kullanılmıştır ve bu göçmenlere en kolay şekilde İsrail vatandaşı olma hakkı tanınır olmuştur. Dolayısıyla, Yahudi egemenliğinin yöntem ve uygulamaları Güney Afrika’daki “Apartheid” rejiminin bir başka versiyonuydu. (11) İlginçtir ki her iki ülkenin varoluşa dair yönetim anlayışı birbiriyle çakışır noktadaydı. Dışarıdan getirilen “soydaş” potansiyelle “bir” yerleşim alanında devlet olabilme dönüşümü sağlandığını söylemek mümkün. Her şeye rağmen yine de “yeni oluşum” ancak yerli halkın inkarına, onu görmezden gelmek ve de hiçe saymanın bir dayatması ile ancak yerleşik olabilmişlerdir.

“Apartheid” rejimi Avrupa’dan ANC’ye katılım ve dayanışmayı içine sindirmez ve yukarıdaki çizimle karşı tepkide bulunur. “Duyuyor musunuz? Biz hariç hepsi komünist”. (12)
Yazının bu bölümünde de kaçınılmaz olarak bütün eleştiri oklarını ırkçı beyaz işgalcilere doğrulttuk. Elbette amacımız bütün “beyaz” insanı genelleştirmek değildir. Unutmamak gerek ki siyahilerin yanında yer almış ve ANC yapılanmasının en üst düzey yönetici kadro sorumluluğunda bulunmuş binlerce beyaz kökenli devrimciler ve aydınlar olmuştur. Günay Afrikalıların özgürlük mücadelesi için yaşamını feda etmiş, binlerce beyaz kökenli aktivist, devrimci ve aydın olmuştur. Sayısal olarak siyahiler kadar olmasa da en az siyahiler gibi rejimin zulmüne uğramış ve hapishanelerde bir ömür tüketmiş “Apartheid” karşıtı Batı kökenli özgürlük savaşçılarından söz etmeden geçmek mümkün değildir -ve bunlar siyahilerin kalbinde yer edinmiş ve unutulmayanlardır. Örneğin; Hollanda kökenli Conny Braams (1948), Klaas de Jong (1937) “Apartheid” karşıtı mücadeleleriyle bilinen önemli simge isimlerdir ve daha niceleri. Ayrıca Belçikalı Helene Passtoors (1942, de Jong’un eşi) gibi binlerce ve on binlercesi yaşamları boyu hep ırkçı “Apartheid” rejimine karşı en zor koşullarda siyahilerle omuz omuza verdikleri mücadeleleriyle bilinirler.
Kullanılan ve yararlanılan kaynaklar
1. Marx, K., Engels, F., “Kapitalizm Öncesi Ekonomi Biçimleri”, Sol Yayınlar, 2. Baskı, Ankara 1977, sayfa 86.
2. https://nl.glosbe.com/nl/nl/Kaapkolonie
3. Verschuuren. Stan, “ZUİD-AFRİKA – Ontstaan en Ontwikkeling van de Apartheid”, SDU, ‘S-Gravenhage 1990, sayfa 16-25. Roskam, Karel, “Zuid-Afrika: de Toekomst Begon Gisteren”, Het Spectrum, NOVİB Utrecht/Antwerpen 1981, Sayfa 24-39.
4. Roskam, Karel, (1981), a.g.e., sayfa 56-57.
5. Gibson, James, L., “Land Act – Historische Onrechtvaardigheden Overwinnen: Landverzoening in Zuid Afrika”, Cambridge University Press (2009). https://www.greelone.com/nl/ 6.
6. Verschuuren. Stan, “ZUİD-AFRİKA – Ontstaan en Ontwikkeling van de Apartheid”,SDU, ‘S-Gravenhage 1990, sayfa 60-81.
7. Krog, Antjie, “Herinner mij Later”, Essay, 19 april 2018 Nederland. Encyclo.nl, Nederlandse Encyclopedie
8. Boersma, J.R., “Afrikaner, Never the Less, Stigma, Sociology of Cultural Trauma”, Universiteit van Amsterdam 2013, sayfa 2-6.
9.The Guardian, 29 Eylül 1965. (Aktaran: De Leeuw, Govert/ Hogarth, Paul/Nuis, A., “Apartheid Feiten en Commentaren”, H.J. Paris Paperback, 2. Baskı, Amsterdam 1966, sayfa 137.
10. Der Ziel, Arjen, “De Gorbatsjov van Zuid Afrika die een einde maakte aan Apartheid”, Trouw 11 november 2021 Nederland. https://historiek.net/apartheid-1949-1990/6826/ https://historiek.net/thema/apartheid
11. BDS-NL Nederland, “This is Apartheid”, 12 januari 2021 Nederland. https://bdsnederland.nl
12. De Leeuw, Govert/ Hogarth, Paul/Nuis, A., “Apartheid Feiten en Commentaren”, H.J. Paris Paperback, 2. Baskı, Amsterdam 1966, sayfa 182.
Devam edecek…









